Uzun süredir buralarda olamadım. Üst üste gelen hastalıklar, acil yapılması gereken işler derken çok özlemişim yazmayı. Her ne kadar yazma konusunda kendimi yetenekli görmesem de paylaşmak ve kendi gelişimime tanıklık etmek bana çok iyi geliyor.
Sanatın her dalına hayranlık duyan birisi olarak fotoğraf çekmeye başladıktan sonra, pek çok anı yakalama, görme ve izleme şansına sahip oldum. Galiba fotoğraf çekme eylemi, etrafına başka gözle bakmayı da beraberinde getiriyor. Muammer Yanmaz’ın temel ve ileri fotoğrafçılık kursunu bitirdikten sonra güzel bir çalışma yapmak için inanılmaz istek duydum. Bu isteğin yaratttığı hareketle yolum 2009 – 2010 sezonu için sahnelenecek Mazhar Zorlu Çocuk Tiyatrosu’nun oyuncuları ve diğer çalışanlarıyla çakıştı. Oz Büyücüsü’nün sahne üzeri provalarında ve sahne gerisinde fotoğraf çekme şansım oldu.
Harika bir deneyim yaşadım. Başka bir dünyaya tanık olmak ayrı bir keyif oldu benim için. Çok şey öğrendim. Sadece fotoğraf çekmek adına değil; bir tiyatro eserinin sahnelenmesi sürecinin nasıl olduğunu yakından görmek bu sanata olan hayranlığımı bin kat daha arttırdı. Bunca özveri, çalışma ve emeği görünce hayran olmamak mümkün değil.
Oz Büyücüsü izleyicisiyle 15 Kasım 2009 da buluştu. Buluşmaya da devam ediyor. ( Mutlaka çocuklarınız veya yeğenlerinizle birlikte gidip seyretmelisiniz ).
Tüm ekip, Oz Büyücüsü’nü sahneleyebilmek için Ağustos ayında çalışmalarına başlamışlardı. Çok istememe rağmen, aralarına ancak Eylül ortası gibi katılabildim. Bu dönem BKM’de prova yapmaya başlamışlardı.
Bir yandan sahne üzerinde yapılan provalar tüm hızıyla ve yoğun bir şekilde devam ederken diğer yandan da kostümlerin dikilmesi ve dekorun hazırlanması da devam ediyordu. İlk kostüm denemelerinde yanlarında olmam nedeniyle oyuncularla birlikte aynı heyecanı yaşadım. Onlar gibi ben de o telaşın arasında sanki kostümlerden birisini deneyecekmişim gibi heyecandan fotoğraf çekmeyi az kalsın unutuyordum.
Aynı heyecan dekorların gelerek ve monte edilmesinde de yaşandı. Akla gelen ilk soru eksik bir şey var mıydı? Prova yapılırken herhangi bir sahnenin değişmesi gerekecek miydi?. Gerçekten heyecanlı ve meraklı bir süreçti benim için. Özellikle de; oyuna katılan her yeni şey sonrasında ortaya çıkan yeni gelişmeler ilgi çekiciydi. Dekorun monte edilmesiyle sahneler tekrarlanarak tekrar gözden geçirildi. Hareketi engelleyen noktalar hemen değiştirildi. Bu çalışma kostümlerin hareketi engelleyen bir tarafı var mı ? diye de tekrarlandı. Dar olan, sıkan yada oyunun akıcılığını kısıtlayan yanların düzeltilmesi için tekrar kostüm yapanlardan yardım alındı. Örneğin teneke adamın şapkası oyun esnasında sürekli öne doğru düşerek gözünü kapatıyordu. O nedenle sahne de şapkasını düzeltmek zorunda kalıyordu. İşte bunun gibi akla gelmeyen bir sürü detaylar prova esnasında ortaya çıkıyor ve arkasından hepsi düzeltilerek tekrar baştan prova yapılıyordu.
Aynı hassasiyet provalar esnasında da izleyici açısından tekrarlandı. Oyunun izleyecilerinin çocuklar olması nedeniyle hissedilen sorumlulukla her sahnede yer alan sözlerin ve/veya hareketlerin uygunluğu tartışıldı. Uygun olunmadığına inanılan her sahne ya değiştirildi yada kaldırıldı. Bunun çok önemli olduğuna inanıyorum. İki çocuk annesi olarak pek çok izlediğim oyunu, olara izletmeden seçerek içinde onların yanlış anlayabileceği bir sahne olup olmadığını izleyen diğer velilerden öğrenmeye çalışırım. İzledikleri şeyden olumlu davranışları almalarını tercih ederim. O nedenle Oz Büyücüsü’nü sahnelerken bu kadar hassasiyet gösterilmesi gerçekten beni çok mutlu etti. Sizlere bir kaç örnek;
İlk sahnede Dorothy bisiklete binerek geliyor. Ve sahnede dolaşırken arada ellerini bisikletten çekip, muzip bir çocuk olup sahnede dolaşıyordu. Bu sahne çocuklara kötü örnek olacağı düşünüldüğü için değiştirilerek yerine ip atlayarak sahneye çıkmasının uygun olacağına karar verildi. İlk kez seyrederken ben de içimden aynı şeyleri düşünümüştüm. Oğlum Emre bu sahneyi görse halasına her gittiğinde bahçede bisiklete binerken acaba gördüklerini taklit etmek isterse ne yaparız. Ancak sonradan bu sahne değişince çok sevindim.
Gene başka bir sahneden kötü cadı cebinden kibrit kutusunu çıkarıp bir kibrit çakıyor ve Dorothy’nin arkadaşlarını yakmakla tehdit ediyor. Çünkü Dorothy’nin ayağındaki sihirli kırmızı ayakkabısını istiyor. Bu sahnedeki kibrit çakma sahnesi çocuklar düşünülerek kaldırıldı. Onun yerine sadece kibrit kutusu gösterilerek oynandı.
Başka bir sahnede kötü cadının, misina ile sahnenin üst taraflarına bağlı süpürgesiyle yaptığı bazı hareketler vardı. Bu hareketler esnasından misinanın bağlı olduğu yere takılarak süpürgenin misinadan kurtulabileceği ve önde oturan izleyicilere fırlamasından korkulduğu için tamamen kaldırıldı. Halbuki gerçekten çok güzel bir sahneydi. Cadı süpürgeyle pek çok güzel numaralar yapıyordu. Ben hep ilgiyle izledim. Ancak seyirciler çocuk olunca tedbirli olmak ve olası çıkabilecek sürprizleri bertaraf etmek gerekiyordu.
Bu sahnenin provasından uzun ve kısa pozlamayla çektiğim bir kaç kare..
Bir tiyatro oyununun sahneye koyulması gerçekten çok zormuş. Bir kaç saniyelik bir sahne, saatlerce hatta günlerce süren bir çalışmadan sonra ortaya çıkıyormuş. Oyuncuların oyun yeteği olmadan, onlara ve konuya uygun güzel kostümler, sürükleyici müzikler ve müziğin anlamlı sözleri , oyunun geçtiği ortamın gücünü büyüsünü artıracak dekorlar, tüm bu süreci takip eden ve yöneten yönetmen olmadan olmuyormuş. Ancak hepsinin uyumu sonucunda ortaya süper bir performans çıkıyormuş.
Bu çalışma sonrasında yaptığım slayt show ‘u sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bu benim tüm acemiliğime rağmen, henüz tam anlamıyla digital düzenlemeyi bilmeme ve fotoğraf çekmek konusunda eksikliklerime rağmen hazırlama cesareti gösterebildiğim ilk proje çalışmamdr. Pek çok eksiği var biliyorum. Ama bir şeyleri yapma cesareti göstermeden de öğrenilmiyor. Yapıcı eleştirilenizi beklerim. Sevgiler ve saygılar.
Geçen gün seyrettiğim filmde çocuğunu kaybeden bir annenin yaşadığı acıyı seyrederken bir an onun yerine kendimi koydum. Hissettiğim acıyı nasıl tarif edebilirim bilmiyorum. Şu ana kadar yaşadığım herhangi bir üzüntü yada acıyla benzerliği olmayan insanın içini fena yakan ve aklını yitirebileceğini hissettiren bir duygu diye tarif edebilirim ancak.
Yaşamın birbirinden çok farklı dönüm noktaları var.
Çoğumuz farklı yaşasak da hepimiz çeşitli dönüm noktalarından geçeriz.
Çocukluktan ergenliğe geçiş gibi,
üniversiye başlamak gibi,
ilk aşk gibi,
işe başlayıp kendi paramızı kazanmaya başlamak ve onun etkisiyle kendimizi adamdan saymak gibi,
hayatınızın geri kalanını ölüm ayırana dek birisiyle paylaşmak istediğimiz an gibi,
ve tabi ki anne olmak gibi. ( bu liste size göre uzayabilir yada değişiebilir…..)
Anne olmak hayatımın en önemli dönüm noktalarından birisi oldu.
( Çocuk sahibi olmak; bir çok kaygıyı beraberinde getirmesine karşılık, tarifi güç büyük bir mutluluktur )
Yaşama dair bildiğim, bilmediğim ne varsa değişti. Herşeye farklı bakmamı sağladı.
Daha yumuşak, daha duyarlı olabildiğimi ve ne kadar sabırlı olduğumu fark etmemi sağladı.
Çocuklarımla aramdaki bu inanılmaz bağ, doktorumun anne olacağımı söylediği an başladı.
Onun duyduğunu, anladığını bilerek, daha doğmadan masallar ve tüm hayallerimi anlattım.
Kucağıma aldığım ilk karşılaşma anından itibaren, ilk emekleme, ilk adım atması, ilk söylediği kelimesi, ilk dişi, ilk hastalığı v.b. gibi bir sürü ilkleri yaşayıp sonra hızlı bir şekilde büyümesine tanıklık etmek ve onunla birlikte pek çok şeyi öğrenmek sanki hayatı tekrar baştan yaşıyormuşçasına hissetmek. İnanılmaz bir duygu.
Böylesine güçlü ve muhteşem bir bağla bağlandığınız bir varlığın artık kucağınızda olmayacağını kabul etmek çok zor. Bu acı nasıl fotoğraflanır diye çok düşündüm açıkçası çok yaratıcı bir şey bulamadım. Evde yapabildiğim en basit yolla, kibritle oluşturuduğum ateşin ve korun fotoğrafları…İlk fotoğrafta haberin alındığı yüreğe düşen ilk ateşi, diğerlerinde ise son nefese kadar devam eden ateşi(alevi) anlatmaya çalıştım.
How to Photograph the pain
The other day, i was watching a movie about a mother who was suffering a lot because she lost her kid, and i put myself in her situation. I don’t know how i can explain the feelings i had. It feels like you can go mad or lose your mind and it doesn’t compared to the pains i have felt up to now.
There are so many different turning points in my life.
Even if we have different ones, we all have them in every period of our lives:�
like being a teenager,
beginning the university,
like the first love,
like having the first job and earning salary and feeling like you are indepedent,
feeling like you want to spend the rest of your life with a person till the death and also like being a mother ( The list can be longer according to you or can be different).
Being a mother was one of the important turning point of my life. (being a mother makes you so happy that you can’t explain, even if it also brings lots of responsibilities and worries) Everything changed what i know and what i don’t know about the life. It made me look at the things in a different view. More softer, more sensetive and made me realise that i can be so patience. The incredible connection between me and my kids started when my doctor said that i can be a mother. I was telling stories to my baby that i was pregnant to, realising that it was hearing, and understanding what i was telling. From the first moment that i held my baby, i saw the first crawling, the first step, the first word she said, the first tooth, the first illness etc.. and having all these first moments and also realising and being the witness the kid is learning and growing up so fast and learning new things with the kid and feeling like that you live your life from the beginning on….it is unbelivable.
It is hard to accept that you can’t carry the kid on your arms anymore who you are connected so much. I thougth so much about how
i could take a photograf of this pain but i wasn’t so creative. I wanted to show the pain as it is like a flame from
the matches i could show in my house in the simplest way.
In the first picture, the first fire that falls in the heart because of hearing the death of the kid. On the other ones,
the flames that will be in the heart till the death
Teknoloji bağımlısı olduk. Buna karşı durmak gün gittikçe imkansız hale geliyor. Bilgi edinme, alışveriş , mailleşme, sayısız bloglar, sosyal networkler ve msn gibi chat alanlarında muhabbet ediyoruz. Biz büyükler saatlerce bilgisayar başında vakit geçirirken, bunu gören çocuklar ne yapabilir. Bizleri örnek alıyor ve her fırsatta bilgisayarda oyun oynamak istiyorlar. Televizyon kanallarında başlayan magazin çılgınlığı ve biri bizi gözetliyor tarzı programların çoğalmasıyla tatsızlaşan yayınlar yüzünden yedi yıldır evde televizyon seyretmiyoruz.
Sadece film ve sezonluk yabancı dizilerden bazılarını, çocuklar uyuduktan sonra bir tabak meyve eşliğinde izliyoruz. Yapılacak diğer işlerden vakit bulabilirsek. Televizyondan çocukları uzak tutabilmeyi başarmış ebeveynler olarak kendimizle gurur duysak da bilgisayardan tam olarak uzak tutmayı başaramadık. Ancak süresini azaltabildik. Fakat hafta sonları bu süre uzayabiliyor. Diğer yandan sokakta oyun oynayamayan bütün günlerini okulda geçiren çocuklarımız için fazla alternatif yok gibi görünüyor. Hele ki tüm gün dışarda çalışarak oldukça yorgun bir şekilde eve gelmek ve evde de dinlenmek istiyor olmak işleri biraz zorlaştırıyor. Bir süredir bilgisayarın başına oturan çocuklarımız çokça vakit geçiriyorlardı. Ve bizlere dokunmadıkları için de zaman zaman işimize gelmiyor değildi. Ancak bu durumun doğru olmadığını bildigimiz için diğer yandan vicdan azabı da çekiyorduk.
Uzun bir süre önce fark ettik ki kızımla oğlum arasında çıkan tartışmaların çoğu bilgisayar oyunları yüzüden olmaya başlamış. Aralarındaki yaşanan sürtüşmeler , benim iş için kullandığım kişisel bilgisayarıma el konulmasına kadar gelmiş. Bakıyorum bir gün kızım makinanın başında bir gün oğlum. En sonunda bu duruma bir son vermek gerektiğini fark ettiğimde çare düşünürken, ofiste bilgisayarımın şarjının bitmesini avantaj sayarak eve geldiğim de makinamın arızalı olduğunu ve çalışmadığını söyledim. Böylece başka bir şeyler yapmak için vakit kazanmış olduk. Tabiki eşimde kendi laptop’ını ofiste bırakarak durumu destekledi. Böyle durumlarda anne babanın birlikte davranması hem çok önemli hem de süreci çok hızlandırıyor.
Böylece bilgisayarımızı çocuklardan kurtarmış olduk. DVD film izlediğimiz eski kasa bilgisayarı televizyona bağladık. İçine makul oyunlar yükledik. Belli bir süre hep birlikte turnuva şeklinde sırayla bizimle oynamalarına izin verdik. Başta çok sızlandılar ancak zamanla çok eğlendiğimiz için alıştılar. Daha sonra bu oyunlara ilaveten emre ye sırayla kitap okumaya kadar durumu değiştirdik. En sonunda kızım kardeşine kağıda resim çizerek masal anlatmaya başladı. Masalları kendi uyduruyor. Uydururken de resimliyor. Emre de kağıt üzerindeki masalı izlemeye bayılıyor. Dün akşam onların resimlerini çektim. Çok şekerlerdi. Düşünen, üreten ve ruh sağlığı yerinde çocuklar istiyorsak onları televizyondan mümkün olduğunca uzak tutmalıyız. Bilgisayar başında geçirdikleri vakti de kontrol altında tutarak farklı şeyler yapmalarını sağlamaıyız. Bunu da ancak onlarla vakit geçirerek yapabiliriz. Onlarla birlikte dinlenmeyi ve eğlenmeyi tercih edersek onlardan çok güzel geri dönüşlerini görebiliriz. Çocuklarımız tv ve bilgisayar karşısında ihmal edilemiyecek çok kadar değerli ve yarınlarımızı onlara teslim edeceğimizi düşünürsek ihmale gelmeyecek kadar da çok önemli.
Technology and My kids
We are addicted to technology, and trying to avoid that addiction is becoming more impossible every day. Acquiring information, shopping, sending e-mails, countless blogs, socials networks, and chatting with others by using many programs such as MSN. What can kids do when they see adults spending so many hours in front of the computer? They take us as models and want to behave like we do and want to play games whenever they can have any opportunity. We haven’t watched television for seven years, because of the increase in the amount ofcrazy magazine programs and programs like ‘Big Brother’.
We only watch a little bit of some series or some movies, after the kids are in the bed. We are proud of ourselves because we achieved that we keep the kids away from the TV but we aren’t totally proud because we don’t know how to keep them away from the computers. We can only decrease the time for them during the week, but at the weekends that time can get longer. On the other hand, for my kids who don’t spend time outside playing with the others and
who are at school the whole day, it seems like there are no other possiblities for them to enjoy their free time.
It is even harder for us when we have a long day at work and when we come home and try to have some rest.So, the kids were spending lots of time on the computer and this made us quite happy because they were not bothering us. On the other hand, we knew that it wasn’t right and we felt frustrated.
A long time ago, we realised the reason for the arguments between my kids were based on sharing the PC. It even came to the point where they took my laptop away too. One day it was my daughter, the next it was my son whose used my laptop. That’s when I realised that I needed to find a solution. In my office once, I noticed randomly that the battery of my laptop was getting weaker, so I thought that I could use it as a solution. When I brought it back home and the kids wanted to have my laptop, I said, “You can have it but it doesn’t work, there is something wrong with it”. Additionally, my husband supported the situation by leaving his laptop in his office. In these kinds of problems, it is essential that couples support each other, so it takes really short time to solve the problems.
Eventually we kept our laptops away from them. We connected the old PC to the TV to watch some DvDs. And we installed some simple games. After that, we let them play games in tournaments with us. At the beginning they weren’t into it, but later when we all had fun then they enjoyed and got used to it. In addition to these games, we even managed to get Emre, my son, to read a book by taking turns. Later, my daugther drew some pictures and told him stories.
She was using her imagination while creating them and she was picturing them too. Emre really loved it. I took their photos last night. It was so sweet. If you want to have kids who are healhty mentally, emotionally and who can create something then you should keep them away from the TV. And we should control the time they spend in front of the PC and let them do different things. We can only achieve that by spending time with them. We can have positive feedback from the kids even when we rest with them or have fun with them. Our kids are so valuable! That’s why we shouldn’t neglect them and
let them spend their whole time with PC and TV and it is really important if we also think that they will create our future.
Dün fotoğraf arşivimi karıştırıyordum. Amacım kursa giderken ilk çektiğim fotoğraflarla yakın tarihteki fotoğraflar arasındaki farka bakmak, gelişimim konusunda bir fikre sahip olmaktı. Bu fotoğraflar arasında kurs zamanı gece çekimi yapmak için gittiğimiz SHAFT – blues ve jazz bar – fotoğraflarını buldum. Tamamen unutmuşum. Kendime şaşırmakla birlikte arşive atıp daha sonra bakarım dediğim başka fotoğraflara da rastladım. Zamanla onlara da el atıp bloguma yazarak kendi gözümün önünde olmalarını sağlamayı planlıyorum. ( yazının ilerleyen satırlarında neden unuttuğumu anlayacaksınız )
Cuma akşamıydı ve tüm aradaşlar ben de dahil işten yogun argın halde çıkıp bir de köprü trafiğinde epeyce takılıp Kadıköy Altıyol tarafına geçtik. Eşimi de benimle gelmesi için ikna etmeyi başarmıştım. Yeme, içme faslından sonra tüm ekip tamamlandıktan sonra önce mekan önünde bir kaç fotoğraf çektikten sonra içeri girdik.
Çok az ışıklandırma ile içerisi oldukça karanlık sayılabilirdi. Önce mekanı dolaşıp şöyle bir etrafa baktıktan sonra fotoğraf çekmeye başladık. Renkli çekmeye başladığım fotoğrafları daha sonra siyah-beyaz çekmeye başladım.
Çünkü o akşam sahne alacak grup prova yapmaya başlamıştı. Hemen fotoğraf makinemizi sahneye doğru yönelttik. Onları çektiğim fotoğrafları renk açısından beğenmeyince ( Bakınız aşağıdaki fotoğraf , çektiğim tüm fotoğraflar nedense bu şekilde sonuçlandı ) Sahnenin bize çok yakın olması ve spot ışıklarını hesaba katmadan çekim yapmak bu gördüğünüz sonucu vermiş olabileceğini şimdi farkediyorum . Tabiki ps de ayarlanabilir. Ancak açıkçası ben ps de ayarlama yapmak istemiyorum. Çok sıkıcı ve zamanımı gereksiz yere çalıyormuş gibi geliyor. Ayrıca demedim değil. Fotoğrafı doğru ışık ayarlarıyla çekmediğinizde ps’de doğru sonuç alınamıyor. Hatta daha da kötü oluyor. Ben makinayı doğru ayarlayabilmeyi dolayısıyle de doğru sonuca ulaşabilmeyi istiyorum.
Açıkçası siyah-beyaz çekerek belkide işin kolayına kaçtım. ( Şimdi olsa belki farklı davranırdım. En azından tripod kullanırdım. Farklı ayarlar denerdim )
Çok fazla geniş olmayan mekanda birbirimizin önüne geçmemek için çaba harcarken makineyi titretmemek için de azami özen göstermek gerekiyordu. O zamanlar Tripod kullanmayı henüz alışkanlık haline getirmediğim için , onu çantamdan çıkarmayı bile denemedim.:)
Çok yüksek ISO ayarında ( 2000) ve flash sız çekim yapıyorduk. Fotoğraflar oldukça granli olurken , çok keskin ve net olamadılar. Biraz heyecan, biraz da ışığın yetersiz olması tabiki en önemlisi deneyimimin olmaması nedeniyle makinanın ayarlarını düzgün yapamadım. Şimdi bunları çok normal karşılıyorum. Ancak o zaman çok üzülmüştüm belki de o nedenle arşivin bir köşesinde unuttum gitti fotoğrafaları. İçlerinden netlikleri en iyi diyebileceklerimi görüyorsunuz. Diğer çektiklerime göre yani. En azında kadrajları fotoğrafları kurtarıyor:) (biraz züğürt tesellisi oldu...)
Kıssadan hisse: Kötü çekilmiş diye hiç bir fotoğrafımıza kötü davranmamalı onu da layık olduğu ilgi ve alakayı göstermeliyiz. Çünkü o bize neleri öğrenmemiz gerektiğini ve ne aşamada olduğumuzu dürüst bir şekilde göstermektedir. Her yeni gün hayalinizdeki fotoğraflara doğru yaklaşmanız dileği ile sevgi ve saygılar.
SHAFT Blues&Jazz Club
I was checking my archives yesterday. My aim was to have an idea and see the improvement between the photos that I took in the beginning of my photography course and the photos I have taken recently. Then I found the ones of the time we went to SHAFT Blues&Jazz Club to take photos at night. I was surprised – I had totally forgotten them! I also found some of them that I took and put in that archive so that I could have a look at them later in time. I plan to put them in my blog in the future ( you will understand why I forgot them when you read further).
It was a Friday night, and my friends and I eventually managed to get Kadikoy Altıyol side after a tiring working day and a long traffic jam. And I also managed to bring my husband with me. After the dinner and all our friends joined us, we got inside after taking some photos in front of the club. The lighting was low; it was nearly dark inside. First we had a look inside then we began taking photos. I took black and white ones after taking some in color, because the group which was performing was already rehearsing on the stage.
Then all of us pointed the cameras to the stage. When I checked them I didn’t like the colour in the photo ( have a look at that one below, all the photos that I took look the same), and now I realise it was because of the ligthing and that the stage was so close to us. Of course the PS can be arranged. To be honest I don’t want to set the PS. It is boring and it feels like a waste of time. When you dont take the photos with the right ligthing then the result with PS is also not right. Actually it gets much worse. I want to adjust the machine right and also get a good, satisfying result.
To be honest it was easier to take black and white ones (if I was there now I would use a different adjustment, or at least a tripod, or different ones)
Because it was a not a big place we didnt have enough space and so we were really trying to be careful not to stand in front of the other photographers and while trying to do that I was also trying to be careful not to let the camera move while I was taking photos. At this time because it wasn’t my habit to use the tripod I didn’t even take it out of my bag
We took them with very high ISO (2000) and without flash. That’s why they are not clear and sharp enough. Partly because of excitement, partly because of the lack of light, I couldn’t make the right adjustment for the camera. I find it normal right now. But i was kind of sad at the time, probably that’s why i forgot these photos in the archive. You see the ones which are relatively better. At least the frame makes them look better
To conclude, because you think the photos you take don’t look good, you shouldn’t put them away and you should give them enough attention,because they show us what is missing and how we should do to take better ones. I wish that you will get closer to dream photos every day.
Zorlu Holding Çocuk Tiyatrosu 2009 – 2010 sezonu için “OZ BÜYÜCÜSÜ” oyununu 21 – 22 Kasım saat 12:00 ‘de BKM de sahnelemeye başlıyor. Onlarla ekim ayında başladığım fotoğraf çekme maceram daha yeni , geçen hafta cuma günü bitti. En son gün basına verilecek fotoğrafları çektik. Benim için inanılmaz güzel bir deneyim olan bu çalışmanın çok yakında bir slayt show’unu yayınlamak için çalışıyorum. Kafamda uçuşan fikirleri ve elimde olan bir hayli fazla fotoğraf arasından seçim yapmayı başardığımda sizlerle paylaşacağım.
Bugün sadece tiyatronun duyurusunu yapmak istedim.
Kostümleriyle. sahne dekoruyla, müzikleriyle , oyuncuların süper oyun performanslarıyla görülmeye değer bir çalışma oldu. Varsa çocuklarınızı yoksa yeğeninizi mutlaka götürün. Şimdilik bu kadar paylaşımdan sonra bir-iki fotoğraf eklemeden olmaz.
Açıklama:
Kansas’ın uçsuz bucaksız çayırlarının ortasında yaşarken, bir fırtınayla Oz Diyarı´na sürüklenen Dorothy’nin yolculuğu; içi saman dolu Korkuluk, duygusal Teneke Adam ve korkak Aslan’ın katılmasıyla olağanüstü bir maceraya dönüşür. “Oz Büyücüsü”, göz kamaştırıcı Oz Ülkesi’nin sihirli dünyası, büyülü ormanları, birbirinden güzel dansları ve şarkıları eşliğinde çocuklara sahip olduklarının, ailenin ve arkadaşlığın önemini bir kez daha hatırlatıyor.
Oyuncular
Doroty: Duygu Yılancı
Korkuluk: Kemal Erdurak
Teneke Adam: Şevket Çapkınoğlu
Aslan: Emin Önal
Kötü Cadı, Glinda, Em Teyze : Dilek Demir
Oz Büyücüsü, Hery Amca, Samsara, Kapıcı: Cengiz Okuyucu
Sponsor: Mehmet Zorlu Vakfı
Değerli arkadaşlar yine ilk olarak FDT’nin Kütahya da yapmış olduğu etkinliği İstanbul’da devam ettiriyoruz. 29 Kasım pazar günü saat 11:00 da Okmeydanı DARÜLACEZEDE kimsesiz yaşlılarımızı ziyarete gideceğiz aynı zamanda Kurban Bayramının 3. gününe denk gelen etkinliğimiz, yaşlılarımızı daha da çok sevindirecektir. Unutmayalım ki onlar da bir zamanlar bizim gibilerdi, şimdi; kimsesizlerin kimi olma zamanı diyoruz! 29 Kasım’da tüm dostlarımızı aramızda görmek isteriz…
Arkadaşlar giderken tabi ki elimiz boş gitmeyeceğiz, Darülaceze Yönetimi ile yaptığımız görüşmelerde, en çok ihtiyaç duydukları ürünleri not aldık. Ancak etkinliğe gelecek arkadaşların getirebilecekleri ürünleri etkinlik sayfasına yazmalarını önemle rica ediyoruz ki aynı ürüne yığılma olmasın. İstanbul dışında olup etkinliğe katılamayacak arkadaşlar ise daha sonra istedikleri ürünleri bildireceğimiz adrese kargo ile yollayabilirler. İnanıyoruz ki konuyla ilgili hassasiyeti tüm dostlarımızdan göreceğiz…
Öncelikli ihtiyaç malzemeleri:
1 – Kalem Pil ( küçük el radyoları ile müzik dinliyorlar )
2 – Şampuan
3 – Duş Jeli
4 – Diş Fırçası
Hatırlatma:
Evde hazırlanan yiyecek içecekler ne yazık ki yönetim tarafından onaylanmıyor. Bunun yerine daha çok üzerinde son kullanma tarihi yer alan hazır gıdalar kabul ediliyor. Bayram nedeniyle lütfen şeker ve çikolata getirmeyin, bir çoğu genel sağlık ve diş sorunları nedeniyle bunları tüketemiyor. Çok sağlıklı olmasa da bisküvi ve meyve sularını götürmeyi tercih edebilirsiniz.
Emre her sabah erken kalkar. Zorlanmasına rağmen evdeki hareketliliğe kayıtsız kalamadığı için kalkıp doğruca mutfağa gider. Buzdolabını karıştırarak meyve suyu arar.
Ancak her sefer anne engeline takılır.
Annesi daha sonra kahvaltısını yemeyeceğini bildiği için, onu okulundaki kahvaltısıyla birlikte içmesi gerektiğine bir şekilde ikna etmeyi başarır. Ancak bazen anne yorgun olduğundan mıdır? yoksa ana yüreğinden midir? yoksa her sefer hayır demekten sıkıldığından mıdır?yoksa çok tatlı bir dille istemiş olduğundan mıdır? annesi meyve suyu içmesine izin veririr. Ama kahvaltısını bitireceğine dair söz almayı da ihmal etmez.
İşte bu noktada emre nin meyve suyunu özenli açması, büyük bir tutukuyla içmesi, içerken aldığı keyif ve meyve suyu bittiğindeki üzüntüsü şeker haline başka bir tatlılık katar.
Ekim ayının konusu: Fotoğrafçılık Moda mı Oldu, Moda Fotoğrafçılığı Sanat mı Oldu ?
İstanbul Modern’de 24 Ekim Cumartesi saat 16.00-18.00 arasında gerçekleşen bu söyleşiye katılma şansım oldu. Söyleşi Murat Germen ve Orhan Cem Çetin yönetiminde gerçekleşti. Çağdaş Fotoğraf Serileri söyleşi dizisi kapsamında gerçekleşen bu seri de , moda fotoğrafıyla sanatın ilişkisi ele alındı.
Genel anlamda bilindiğinin aksine, iş akışı içinde fotoğrafçının yaratıcı kararlar alamadığı, kendisine verilen ayrıntılı tanımlar içinde mesleğini icra ettiği reklam fotoğrafçılığının bir dalı olan moda fotoğrafçılığı, görsel dünyada doğası gereği hayli çekici görüntülerle yerini alıyor.
Reklamverenin çizdiği üslup her ne kadar baskın olmak zorundaysa da, az sayıda fotoğrafçı, yaratıcılığının önündeki bu temel engeli aşarak kişisel üslubunu reklamverenin üslubunun önüne geçirebiliyor, fotoğrafların altındaki imza bir bakışta tanınabiliyor.
Görüntüler kişiselleştikçe, çalışma ticari olduğu halde, ortaya çıkan iş sanat fotoğrafı tanımına yaklaşıyor. Fotoğrafçının kişisel işleri ile ticari işleri ayırt edilemez oluyor. Söyleşinin odağında, işte bu çizgiyi aşabilen Irving Penn, David LaChapelle, Juergen Teller, Terry Richardson gibi ünlü fotoğrafçıların fotoğraflarınından örnekler gösterdiler.
Söyleşi; katılımcıların da soru sorması ve kendi fikirlerini ifade etmesiyle oldukça renkli geçti.
Moda ve reklam foroğrafçılığında yaşanan bir kirlenmeden bahsedildi.
Normalde satılmayacak ürünlerin pahalı ve çarpıcı prodüksiyonlarla satışlarının arttırılmaya çalışılması ve bunu yaparken de kadının cinsel kimliğinin çok fazla abartılarak kullanılmasından, Murat Germen ve Orhan Cem Çetin duydukları rahatsızlığı dile getirdirler. Tabiki katılmayanlar bunun doğal olduğunu savunanlar oldu.
Açıkçası ben de kadın çıplaklığının her eşyanın yanına ataçla tutturulmuş gibi iliştirilmesine ve erkeklere de bu ürünleri alırsanız kadınlar ancak sizinle ilgilenir mesajının verilmesi hoşuma gitmiyor.
Moda denen tek dişi kalmış canavar aslen kapitalizmi besleyerek ve biz insanoğlunun en ilkel dürtülerini kullanarak normalde satın almayı düşünmeyeceğimiz ürünleri aldırmaktır. Ben bunun farkında olan aklı başında bir birey olarak bazen aldanıp gereksiz şeyleri satın almışlığım olmuştur. Arkasından da hep pişman olmuşumdur.:)
Reklam fotoğrafçılığında kullanılan photoshop teknolojisi o kadar abartılmış durumdaki, gazete ve dergilerde gördüğüm kişilerin gerçek mi? yoksa plastik bir bebek mi? olduğunu çoğu zaman anlamakta zorlanıyorum. Bu işte rol alan tüm aktörlerin kusursuz bir tene sahipmiş gibi gösterilmeye çalışılırken doğallıklarını kaybedip bir plastiğe dönüştürülmesi bana itici geliyor.
Reklam fotoğrafçılığı her ne kadar renkli ve eğlenleceli gibi görünsede aslında oldukça zor bir iş.
Gerçekten ince bir zekanın sonucu ortaya çıkmış reklam fotoğraflarına hiç bir sözüm yok. Mesela derseniz işte bir tane örnek.
Isn’t this gorgeous? Karl Lagerfeld for Sécurité Routière by saying “It’s yellow, it’ ugly, it doesn’t match anything, but it can save your life”.
Benim için müzik dinlemek mis gibi kokan bir ormanda nefes almak gibidir. Müziğin olmadığı bir dünyayı hayal bile edemiyorum. Vücudumdaki tüm pozitif kimyasalları harekete geçirip bana başka bir dünyanın kapılarını açıyor. Tüm sıkıntı ve olumsuzluklar geride kalırken enerjiyle doluyorum.
Bazen, müzik kafamın içinde siyah beyaz ve renkli binlerce fotoğraf olabiliyor.
Geçen gün bir arkadaşım bana aşağıdaki mp3′ü yollamış. Ben de sizlerle paylaşmak istedim. Birbirinden farklı fotoğrafların gözümün önünden akmasına neden oldu. Sarı tarlalarda koşturdum. Gökkuşağının üzerinden kaydım. Dans ettim sokaklarda. Tüm sevdiğim arkadaşlara yemek ısmarladım:) sıcak çay içtik birlikte. Dünyanın yaşanası ve güzel olması için çırpınan insanlarla yürüdük caddelerde en güzel kostümlerimizle. Yaşasın özgürlük diye bağırdık. Binlerce , yüzbinlerce insan dans ettik…
Keyif alarak dinlemeniz dileği ile sevgiler:
Eğer sizlerde de fotoğraflar oluştuysa paylaşmanız dileği ile. ( ravel’s bolero: Angelique kidjo )
Son Yorumlar