Koskoca eğitim dönemi yaklaşık 10 gün sonra bitiyor. 5 haziran pazar günü kızım SBS sınavına girecek. Çok heyecanlı. Son kalan günlerini sürekli deneme testi çözerek geçiriyor. Geçen senekinden daha yoğun bir tempoyla geçirdi yılını. Ders kitapları, yardımcı kitaplar, test kitapçıkları, yaprak testler ve sayısını bilmediğimiz kadar deneme sınavları, tabiki bir dolu ödevler.
Daha 13 yaşında bir ergen ama hala çocuk. Yetişkin olmaya çalışıyor. Milyonlarca soru var kafasında. Hormonel ve duygusal anlamda yoğun değişim yaşarken bir de eğitim hayatını etkileyecek kadar önemli bir sınava hazırlanıyor.
Yoğun çalışma temposundan sıkılmadan, gülümseyerek yapmasını bekliyoruz, deneme sınavlarında ilk 50 lere girmesini bekliyoruz, söz dinlemesini bekliyoruz. Bir sürü şey bekliyoruz.
Tüm çocukları aynı tornadan çıkmışçasına bir örnek olmaya zorluyoruz.
Sistem diyoruz, mecburuz diyoruz. Kendimizi iyi hissettirecek mazeretleri sıraya dizerek, ben dahil hepimiz çocuklarımızı zorluyoruz. Kızım geçen hafta çok sıkıldığını ve sinemaya gitmek istediğini dile getirdi. Benim de fotoğraf çekimim vardı. O nedenle dedim ki (adını saydığım) arkadaşlarından birisini yanına al ve git. Zaten sinema eve yakın. Bir arkadaş bulamadı. Neden mi? çünkü bir hafta sonra sınav var diye hiç birisi anne ve babasından izin alamadı. Kızım da babasıyla birlikte sinemaya gitti. Çok eğlenceli bir film seyrederek keyifle eve döndü. Döner dönmez de SBS deneme testlerinden birisini çözdü. Bitirince kitabına kaldığı yerden okumaya devam etti.
Çocuklarımızın belli bir özgürlük alanları olmalı. Bu alan içinde kendilerine ait sorumlulukları da onlara bırakmalıyız. Biz büyüklerin de bu özgürlük alanına saygı gösterip sonuna kadar kullanmalarına izin vermeliyiz diye düşünüyorum.
Bazı anneler görüyorum terlediği için montunu çıkarmak isteyen çocuğuna hava soğuk üşürsün hasta olursun diyerek izin vermiyorlar. Farkında değiliz ama asıl bu şekilde hasta ediyoruz çocukları. Ona sen ne bilirsin diyoruz. Senin fikrin yok diyoruz. Sen üşüdüğünü fark edemezsin diyoruz. Sonra ne oluyor bu çocuklara. Büyüdüğünde, herşeyi kabul eden, sorgulamayan büyüklere dönüşüyor. Sonra birileri onlar adına karar versin diye bekliyorlar. Kararsız oluyorlar. Problem yaşadıklarında nasıl çözeceklerini araştırmak yerine, problemleriyle evlenip onlarla yaşıyorlar.
Sınava bir şey kalmadı rahat bırakın onları, gezmeye götürün. Şakalaşın, bol bol güldürün. Sarılın ve öpün. Ne kadar değerli olduklarını ve herşeyin sınav olmadığını hissettirin.
Kızım seni seviyorum. Yıl boyunca elinden geleni yaptığını ve çok çalıştığını biliyorum. Sonuç ne olursa olsun, senin sorgulayan, mücadeleci ve inatçı tarafın hedefine ulaşmanı sağlayacaktır. Bundan hiç şüpem yok.
Zamanı tutmak ne mümkün. İnanılmaz hızla ilerliyor. Koşuyor sanki. Koşuyor da nereye? Istediği yere.
Masallardaki gibi az gittik uz gittik dere tepe düz gittik, bir de baktık ki bir arpa boyu yol gitmişiz gibi hissediyorum şu sıralar. Ofisteki anlamlı anlamsız iş koşturmaları, çocuklarımın kendine özgü beklentileri derken; en ihtiyaç duyduğum şey: boş vakit. Kendimle başbaşa geçirebileceğim, kitap okuyabileceğim gezebileceğim, tabii ki de bol bol kendim için fotoğraf çekebileceğim vakit istiyorum. Çok şey mi istediğim? Günlerdir kar yağsın hayat felç olsun köprü trafiğe kapansın diye evrene yolladığım mesajlar bir türlü yerine ulaşmadı. ( Sabırla beklemeye devam ediyorum. Iyi fikir mi? Henüz onu da bilemiyorum. )
Malesef hayat çocuklardan sonra, çocuklardan önce diye ikiye ayrılıyor. Her iki hayatın kıyaslanamayacak güzellikleri ve artıları var. O nedenle şikayet edecek değilim. Ancak çocuklu bir anne olmak demek her an dinamik ve ayık olmayı gerektiriyor. Herhangi bir şeyi atlama lüksüm yok. Mesela kızımın bu hafta hangi sınavları var, hangilerinden kaç net yapmış, yapamadıklarını ise neden yapamamış, konuyu mu bilmiyormuş yada heyecanlanıpta mı atlamış, yoksa şıkları mı kaydırmış gibi bir sürü bitmeyen sorular.:) Ödevlerini yaparken sorun yaşıyor mu? Bu sadece konulardan sadece 1000/1 desem abartmış olmam. Kendi başlarına bırakayım ben kendi işimi yapayım diye bir durum hiç olamıyor. Zaten ben işimi yapmaya çalışırken mutlaka birisinin acil bir işi çıkar. Karnı acıkır, susar:) Hafta sonu çalışabilmek için evdeki tüm işleri hallederken bir bakarım günün yarısı geçmiş. Neyse bu konu çok uzar ancak uzatmaya niyetim yok. Çünkü biraz daha bir şeyler yazsam sanki yanlış anlaşılacakmışım gibi hissediyorum. Sakın sızlandığım sonucuna varılmasın. Onlarla genç ve dinamik kalıyorum. Her an yeni gelişmelerden haberdar olduğum ve bol bol tartıştıgımız gibi çok da eğleniyoruz birlikte. Sevgi aşılarım benim. Annecim diyerek boynuma sarılıp öpmeleri yeter. Birden dünya farklı döner.
Kızım artık ergenlikte o nedenle yüzünü çok da göremiyorum. Odasında tek başına vakit geçirmeyi daha çok tercih ediyor. Fantastik kitaplar okuyarak gerçek hayatta bulamadığı ilginç ve farklı dünyaları yaşıyor kendi tabiriyle.
Büyüdüğünde ya yazar olacak ya da senarist. Hiç biri olmaz ise iyi bir oyuncu olmak istiyor. Ne olmak isterse istesin destekliyorum onu. Bu aralar daha çok oğlum Emre ile birlikte zaman geçiriyoruz. Henüz 4.5 yaşında olduğu için daha çok bana düşkün. (Odipus da cabası).
Geçen hafta sonlarımdan birinde, her zamanki gibi boş vakit ayarlamak için kırk takla atıp, çektiğim fotoğraflarla uğraşırken ve makinam yanı başımdayken:) burası önemli çünkü her zaman yakalayamıyorum benim fareyi. Oğlum en masum haliyle süt dökmüş kedi misali yanımda duran koltuktan bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor.
‘Efendim Emre’ dedim
‘Şey’ dedi. Cümle şeyle başlıyorsa eyvah dedim acaba ne oldu gene?
‘Şey, önce bana söz ver kızmayacaksın..’( Duyan da her dakika ona kızdığımı sanır. Inanın öyle bir durum yok.)
- ‘Kızmayacağım söz.’
- ‘Ben biraz yaramazlık yaptım da.’ ) komik çocuk. Yaramazlık yaptığının farkında ne güzel değil mi? Ben bu arada gülmemek için kendimi tutuyorum.
- ‘Şey farmvill cash’i aldım yanlışlıkla.’
Hopsss. Ne diyor bu çocuk?
Ablasına özendiği için ona bir facebook hesabı’i açmıştık ama bu kadar ileri gideceğini kim tahmin ederdi? İlk bilgisayarla karşılaştığım da 17 yaşındaydım. Macintosh’ların ilk versiyonu 3 çeğreklik disketler kullanılıyordu. Marmara Üniversitesi’nin bilgisayar labaratuar’ında basic ve cobol öğrenmeye çalışıyordum:) Şimdi o bilgisayarlar Koç Müzesinde sergileniyor:) O tarihten bu yana herşey ne kadar hızlı ve çabuk değişmiş değil mi? ))
Oğlum Emre kuzeni Alya ile birlikte olmaktan çok mutlu oluyor. Geçtiğimiz hafta sonlarından birisinde gene birlikte güzel vakit geçirdiler. Arada sırada kavga etselerde barışıp oyunlarına kaldıkları yerden devam etmeyi başardılar. Ben de bunu fırsat bilerek hazır iki adet modelim varken ve birbirleri ile oyalanıyorlarken fotoğraf çekme denemeleri yaptım. Farklı açılar denerken çok eğlendim.
Kızımı sabah erken saatlerde kursa bırakmak zorunda olduğum için onların birlikte yaptıkları kahvaltıyı kaçırdım. Ben geldiğimde uslu uslu çizgi film izliyorlardı.
Beni görünce meyve suyu istediler.
Daha sonra çilek yediler.
Alya çizgi film seyretmekten sıkıldı sabundan balon yapmaya başladı. Emre aynı çizgi filmi tekrar baştan ancak kulaklıkla dinleyerek izlemeye devam etti.
Alya cım bir yandan bana poz vermeye diğer yandan da büyük bir balon yapmak için baya çaba gösterdi:))
Evde sıkılan keretaları arabayla gezdirdik. Sonunda her ikisi de uykuya daldı.
Bilgi üniversitesi çalışanları hem emeğine sahip çıkmak hem de üniversitenin prestijini korumak için sendikalaşıyor. Bu yolda epey yol alındı. Pek çok çalışma yapıldı. Sendikalı olduğu için bölümlerini kar getirmediği öne sürülerek işten atılan arkadaşlarımıza destek vermek amacıyla hergün üniversitemizin santral kampüsüne giderek oturma eğlemlerine destek veriyoruz. Akademisyenlerimizin ve öğrencilerimizin de yanımızda olması bize daha da güç veriyor. Tüm detaylı bilgiye www.bilgicalisanlari.com dan ulaşabilirisiniz.
Sendikayı yaygınlaştırmak, tartışma ortamı yaratarak bilgi paylaşımı sağlamak için haftada bir gün olmak üzere santral kampüsünde herkese açık dersler başladı. Detaylarını aşağıda bulabilirsiniz.
“Nasıl Bir Bilgi?” diye sordu geçen hafta Murat Belge, Nazan Aksoy, Murat Paker ve Erol Katırcıoğlu. Nedir üniversite, nasıl olmalıdır sorusuna verilen ortak bir cevap vardı aslında: “Kişinin kendini gerçekleştirmesinin aracıdır üniversite.” Peki ama nasıl? Bilginin piyasa değeri yanında bu sözün hükmü var mıdır? Piyasa karşısında bizim gücümüz nedir?
Bütün cevaplar birleşip tek bir soruya döküldü: “Sahi, niçin sendika?” Herkes, farklı cevap verecektir bu soruya. Ama cevaplar değil, sorular birleştirir çoğu kez bizi. Bakmayın söylenenlere siz, aslında başlangıçta söz değil, soru vardı ve her soru hep “daha iyi”yi isteyenlerin, görünenle/verilenle yetinmeyip hakikatı arayanlarındı: “Niçin Sendika?”
Ömer Laçiner, Arzu Çerkezoğlu, Murat Özveri, Chris Stephenson ve Bülent Bilmez soracaklar soruyu. Katılın cevaplayalım. Çünkü, herkesin bir “çünkü”sü vardır.
İSTANBUL SENDİKALI BİLGİ ÜNİVERSİTESİ
YAZ OKULU PROGRAMI
AÇIK HAVA DERSLERİ-II
Dersin Adı: “Niçin Sendika?” Dersin Kodu:Sendika 102
Dersin Tanımı: “Niçin Sendika?” sorusuna verilecek tüm cevaplar, deneyimler, kanıtlar yer alacak bu derste. Gelin anlatın, sizin de bir bildiğiniz vardır elbet! Katılımcılar: Ömer Laçiner (Yazar), Arzu Çerkezoğlu (DİSK/DEVSAĞLIK-İŞ) Murat Özveri (SELÜLOZ İŞ), Chris Stephenson (Bilgi Üniversitesi), Bülent Bilmez (Bilgi Üniversitesi) Yer: Santral-Çimen Kampusü Tarih: 1 Haziran 2010 Salı Saat: 17:00-19:00 Not: Bu dersler “açık ders” formatında yapılacaktır. Herkesin katılımına açıktır, ücretsizdir, kayıt gerekmemektedir, sınav yoktur!
Uzun süredir bir şeyler yazamadığım ve blogumu ihmal ettiğim için üzgünüm. Kaldığım yerden devam ederek Enka’da izlediğim, fotoğraf çekmem için izin verilen sekspir müzikaline ait fotoğraflarımı paylaşmak istiyorum.
Eser, yaşamın yedi dönemini anlatıyor. Ölümle son bulan yaşam yolunda büyük usta Haluk Bilginer bebek oldu, genç oldu, büyüdü adam oldu, yaşlandı. Muhteşem bir performans sergiledi. Haluk Bilginer’e eşlik eden dört kişilik Soykarılar korosu da kocaman bir övgüyü hak ediyor. Soykarıları oynayan Evrim Alasya, Selen Öztürk, Zeynep Alkaya ve Tuğçe Karaoğlan oyunun başından sonuna kadar tempolarını, enerjilerini, uyumlarını hiç kaybetmediler . Ve biz izleyicisine duyguları o kadar güzel aktardılar ki; her biri olağanüstüydü. İnanın onlardan birisi olmak istedim. O kadar çok özendim ki anlatamam. Hikayemiz doğumla başlıyor.
1.Dönem
“Doğduğumuz anda,
Şarlatanlarla dolu bu koca dünyaya geldik diye
Basarız çığlığı.” (King Lear-King Lear, Çev. Haluk Bilginer)
2.Dönem
“Hey oğul güzel oğul,
Avucunda tuttuğun saat, acele akar
Sen ay gibi büyüyüp serpilirken
Hepten çöker kim varsa seni seven
Yok edilişin tanrıçası tabiat
Sen yol aldıkça o seni geri çekecek
Zamanın seni rezil edilişi görülecek
Şimdi onun gözdesisin ama kork ondan
Ertelese de er geç hesap kapanacak,
Bil ki seni zamana kurban edecek.” (126. Sone, Çev. Haluk Bilginer)
Sonra çocuk olur, oynar coşar.
“Şunlar kulağına küpe olsun
Ağzından çıkanı kulağın duysun
Olmayacak duaya amin deme.
Samimi ol ama laubali olma.
Her tanıştığını dost sanma
Dost olduklarını da yabana atma.
Kavga etmekten sakın,
Ama kavga kaçınılmazsa
Gözünü budaktan sakınma,
Onlar korksun senden, sen korkma.
Eleştiriye kulak ver ama kendi fikrini de koru.
İki dinle bir söyle,
Bütçene göre giyin aşırıya kaçma,
Zevkli ol, rüküşlükten kaçın.
Ne borç al, ne borç ver
Borç verme, hem parandan hem dostundan olursun
Borç alma, savurgan olursun.
Kendine karşı dürüst olan
Sahtekarlık yapamaz başkasına.” (Hamlet, Prince of Denmark-Polonius, Çev. Haluk Bilginer)
3.Dönem
Derken ilk gençlik yılları ve aşk; karında uçuşan ilk kelebekler, ilk kayıplar, ilk kalp ağrıları.
“Sıradan, çirkin,
Değersiz, ne varsa
Biricik, değerli
Güzel kılar aşk.
Gözü kördür aşkın
Hayaliyle görür.” (A Midsummer Night’s Dream, Helena-Çev. Haluk Bilginer)
“Elde edilene kadar melektir,
Melektir arzulanan kadın
Erkeğin gözünde.
Asıl zevk peşinde koşmaktır
Bu vardır aşkın özünde.
Hiçbir şey bilmiyordur bunu bilmiyorsa kadın:
Ele geçtin mi kölesin geçmedikçe sultan.” (Troilus and Cressida-Cressida, Çev. Haluk Bilginer)
4.Dönem
Çok geçmeden Shakespeare büyür asker olur.
“Derken asker-
Eser gürler,
Atıp tutar,
Bir bardak suda
Fırtına kopar.
Sakal bıyık yerinde
Namusu her şeyin üstünde.
Hemen celallenir
Atılır her kavgaya
Topun ağzına girmekten hiç çekinmez
Sabun köpüğünden şöhret uğruna.” (As You Like It-Jaques, Çev. Haluk Bilginer)
5.Dönem
Sonra yaşı ilerler yargıç olur, bilgiçce deyişler söyler.
“Sana kur yapan yoksa
Kusuru müzikte ara.
Baktın biri üstüne çok düşüyor,
Her şeyin bir zamanı var de
Dansın bitmesini bekle.
Çünkü bak dinle
Oynaşmak, evlilik ve pişmanlık
Hepsi ayrı dansa benzer:
Oynaşmak İskoç dansı gibi
Ateşli ve hızlı.
Evlilik düğün dansı gibi
Ağır başlı usulüne uygun.
Pişmanlıksa geriye doğru hızlı hızlı
Ta ki mezarı boylayıncaya kadar.” (Much Ado About Nothing-Beatrice, Çev. Haluk Bilginer)
6.Dönem
Altıncı çağ gelir, Shakespeare yaşlanır.
“Kırk yılın kışı, kuşatınca alnını
Kazınınca güzelliğinin tarlasına çukurlar
Fiyakalı gençliğin gururlu mirası
Yitip gider, kaplar her yanı otlar.
O zaman sorarlarsa sana:
Hani nerde güzelliğin,
Nerde gücün kuvvetin? Şehvetin nerde?
Dersen ki şu solmuş gözlerimde!
Yazık olmaz mı, ayıp olmaz mı yitip giden övgülere.
Oysa desen ki: güzel çocuğum taşır güzelliğimi,
Yaşlılığımın hesabını o verecek,
O sürdürecek bendeki güzelliği.
Güzel çocuğum taşır güzelliğimi,
Sen solarken o açacak yerine
Gör bak nasıl coşacak
Çekildiğini sandığın kanın.”
(2.Sone, Çev. Haluk Bilginer)
7.Dönem
Ve kundakta başlayan yolculuk mezarda son bulur.
“Yaşamın sonu yaşamdan daha çok önemsenir;
Güneşin batışı, müziğin bitişi gibi.
En son söylenen en çok hatırda kalır.” (King Richard the Second-John of Gaount, Çev. Haluk Bilginer)
Ve yaşamla birlikte oyun son bulur. Seyircinin kendi içsel yolculuğuna çıktığını varsayıyorum, açıkçası ben öyle yaptım. Kafamda bir sürü soru ve niyet uçuştu. Hepimiz öleceğimizi bile bile neden bu hayatın saçma koşturmasına kendimizi kaptırıp gereksiz hırslara kapılıyoruz. Hem kendimizi hem de çevremizi mutsuz ediyoruz. Bilmiyorum. Şimdilik bildiğim bir şey varsa o da fotoğraf çekmeyi çok seviyorum. Söylenecek çok şey var ancak şimdilik susmayı tercih ediyorum. Fotoğraflar konuşsun.
Bir yerlerde buluşmak umuduyla, sevgiler saygılar.
Pek çok konuda fotoğraf çekmeyi seviyorum ancak sahne fotoğrafı çekmenin yeri ayrı. Bu konuda kendimi geliştimeye çalışıyorum. Sahne fotoğrafı çekmek, eğlenceli, hareketli ve beni fazlasıyla da mutlu eden bir konu. Ancak bir o kadar da zor bir iş. Henüz benim gibi amatör bir fotoğraçıysanız çekim yapmak için izin almak oldukça büyük bir problem. Mutlaka tanıdık arkadaşlar ve aracılıkları gerekiyor. Diyelim ki izni aldım; sonrasında neler bekliyor? beni.
- Hem sanatçıyı hem de izleyicileri rahatsız etmeden çekim yapmak
- Flash kullanmamak
- Sahne akıp giderken anlamlı, doğru anları yakalamak
- Aksiyona göre ışık da değişip duruyorsa doğru ayarları hızlı yapabilmek
- Hareketi net olarak dondurmak için diyaframı açmak (1.4), obtüratör hızını minumum1/50, mümkünse 1/160 larda tutmak. Bu ayarların işe yarayabilmesi için de makinanın belli bir ISO değerine (örne.2000-3000 iso gibi) çıkabilmesi gerekmektedir.
- Tripod kullanmak ( kişisel tercihim )
- Objektifi doğru seçmek
- Sahneye olan yakınlığımızın elimizde teknik ekipmana uygun olmasını sağlamak
gibi bir çok parametre var.
İşin tüm teknik detaylarını halletsek bile, çektiğimiz fotoğraflarla sahnede gerçekleşen sanat olayını doğru bir şekilde aktarabilmek işin asıl ve en zor yanıdır. Sahne de olup biteni objektif olarak doğru bir şekilde yansıtabilmek kolay değil.
Örneğin, bir bale gösterisinde ” hareketi “; tiyatro eserinde ise ” konuyu ” öne çıkarmak gerekir. Güzel olacak diye olmadık açılardan ve konuya uygun olmayan objektif kullanmak hem sanatçıya hem de o performansta emeği geçen diğer tüm insanlara haksızlık ve saygısızlık olur. Bu işin başka bir boyutu ise çektiğimiz fotoğraflarla konuya merak, ilgi ve görme isteği uyandırabilecek miyiz?
Fotoğrafı çekilecek sahne performansı hakkında, bilgi açısından donanımlı olmak ve sahneyi önceden bilmek işimizi bir miktar kolaylaştırabilir.
Aşağıdaki fotoğraflar; bugünün amatör sanatçıları ama geleceğin tiyatrocu adaylarına aitler. Oyunu kendileri yazdı. Kostümlerini kendileri tasarladı. Gene kendi aralarında yarıştılar. Süper bir performans sergilediler. İkinci dönemi başka bir okulda okumak için, görüntülerini çektiğim okulundan ayrılan kızıma bu kareler güzel bir süpriz olacak.
sanatta, bilgi de ve fotoğrafta buluşmak dileği ile
sevgiler, saygılar
Uzun süredir buralarda olamadım. Üst üste gelen hastalıklar, acil yapılması gereken işler derken çok özlemişim yazmayı. Her ne kadar yazma konusunda kendimi yetenekli görmesem de paylaşmak ve kendi gelişimime tanıklık etmek bana çok iyi geliyor.
Sanatın her dalına hayranlık duyan birisi olarak fotoğraf çekmeye başladıktan sonra, pek çok anı yakalama, görme ve izleme şansına sahip oldum. Galiba fotoğraf çekme eylemi, etrafına başka gözle bakmayı da beraberinde getiriyor. Muammer Yanmaz’ın temel ve ileri fotoğrafçılık kursunu bitirdikten sonra güzel bir çalışma yapmak için inanılmaz istek duydum. Bu isteğin yaratttığı hareketle yolum 2009 – 2010 sezonu için sahnelenecek Mazhar Zorlu Çocuk Tiyatrosu’nun oyuncuları ve diğer çalışanlarıyla çakıştı. Oz Büyücüsü’nün sahne üzeri provalarında ve sahne gerisinde fotoğraf çekme şansım oldu.
Harika bir deneyim yaşadım. Başka bir dünyaya tanık olmak ayrı bir keyif oldu benim için. Çok şey öğrendim. Sadece fotoğraf çekmek adına değil; bir tiyatro eserinin sahnelenmesi sürecinin nasıl olduğunu yakından görmek bu sanata olan hayranlığımı bin kat daha arttırdı. Bunca özveri, çalışma ve emeği görünce hayran olmamak mümkün değil.
Oz Büyücüsü izleyicisiyle 15 Kasım 2009 da buluştu. Buluşmaya da devam ediyor. ( Mutlaka çocuklarınız veya yeğenlerinizle birlikte gidip seyretmelisiniz ).
Tüm ekip, Oz Büyücüsü’nü sahneleyebilmek için Ağustos ayında çalışmalarına başlamışlardı. Çok istememe rağmen, aralarına ancak Eylül ortası gibi katılabildim. Bu dönem BKM’de prova yapmaya başlamışlardı.
Bir yandan sahne üzerinde yapılan provalar tüm hızıyla ve yoğun bir şekilde devam ederken diğer yandan da kostümlerin dikilmesi ve dekorun hazırlanması da devam ediyordu. İlk kostüm denemelerinde yanlarında olmam nedeniyle oyuncularla birlikte aynı heyecanı yaşadım. Onlar gibi ben de o telaşın arasında sanki kostümlerden birisini deneyecekmişim gibi heyecandan fotoğraf çekmeyi az kalsın unutuyordum.
Aynı heyecan dekorların gelerek ve monte edilmesinde de yaşandı. Akla gelen ilk soru eksik bir şey var mıydı? Prova yapılırken herhangi bir sahnenin değişmesi gerekecek miydi?. Gerçekten heyecanlı ve meraklı bir süreçti benim için. Özellikle de; oyuna katılan her yeni şey sonrasında ortaya çıkan yeni gelişmeler ilgi çekiciydi. Dekorun monte edilmesiyle sahneler tekrarlanarak tekrar gözden geçirildi. Hareketi engelleyen noktalar hemen değiştirildi. Bu çalışma kostümlerin hareketi engelleyen bir tarafı var mı ? diye de tekrarlandı. Dar olan, sıkan yada oyunun akıcılığını kısıtlayan yanların düzeltilmesi için tekrar kostüm yapanlardan yardım alındı. Örneğin teneke adamın şapkası oyun esnasında sürekli öne doğru düşerek gözünü kapatıyordu. O nedenle sahne de şapkasını düzeltmek zorunda kalıyordu. İşte bunun gibi akla gelmeyen bir sürü detaylar prova esnasında ortaya çıkıyor ve arkasından hepsi düzeltilerek tekrar baştan prova yapılıyordu.
Aynı hassasiyet provalar esnasında da izleyici açısından tekrarlandı. Oyunun izleyecilerinin çocuklar olması nedeniyle hissedilen sorumlulukla her sahnede yer alan sözlerin ve/veya hareketlerin uygunluğu tartışıldı. Uygun olunmadığına inanılan her sahne ya değiştirildi yada kaldırıldı. Bunun çok önemli olduğuna inanıyorum. İki çocuk annesi olarak pek çok izlediğim oyunu, olara izletmeden seçerek içinde onların yanlış anlayabileceği bir sahne olup olmadığını izleyen diğer velilerden öğrenmeye çalışırım. İzledikleri şeyden olumlu davranışları almalarını tercih ederim. O nedenle Oz Büyücüsü’nü sahnelerken bu kadar hassasiyet gösterilmesi gerçekten beni çok mutlu etti. Sizlere bir kaç örnek;
İlk sahnede Dorothy bisiklete binerek geliyor. Ve sahnede dolaşırken arada ellerini bisikletten çekip, muzip bir çocuk olup sahnede dolaşıyordu. Bu sahne çocuklara kötü örnek olacağı düşünüldüğü için değiştirilerek yerine ip atlayarak sahneye çıkmasının uygun olacağına karar verildi. İlk kez seyrederken ben de içimden aynı şeyleri düşünümüştüm. Oğlum Emre bu sahneyi görse halasına her gittiğinde bahçede bisiklete binerken acaba gördüklerini taklit etmek isterse ne yaparız. Ancak sonradan bu sahne değişince çok sevindim.
Gene başka bir sahneden kötü cadı cebinden kibrit kutusunu çıkarıp bir kibrit çakıyor ve Dorothy’nin arkadaşlarını yakmakla tehdit ediyor. Çünkü Dorothy’nin ayağındaki sihirli kırmızı ayakkabısını istiyor. Bu sahnedeki kibrit çakma sahnesi çocuklar düşünülerek kaldırıldı. Onun yerine sadece kibrit kutusu gösterilerek oynandı.
Başka bir sahnede kötü cadının, misina ile sahnenin üst taraflarına bağlı süpürgesiyle yaptığı bazı hareketler vardı. Bu hareketler esnasından misinanın bağlı olduğu yere takılarak süpürgenin misinadan kurtulabileceği ve önde oturan izleyicilere fırlamasından korkulduğu için tamamen kaldırıldı. Halbuki gerçekten çok güzel bir sahneydi. Cadı süpürgeyle pek çok güzel numaralar yapıyordu. Ben hep ilgiyle izledim. Ancak seyirciler çocuk olunca tedbirli olmak ve olası çıkabilecek sürprizleri bertaraf etmek gerekiyordu.
Bu sahnenin provasından uzun ve kısa pozlamayla çektiğim bir kaç kare..
Bir tiyatro oyununun sahneye koyulması gerçekten çok zormuş. Bir kaç saniyelik bir sahne, saatlerce hatta günlerce süren bir çalışmadan sonra ortaya çıkıyormuş. Oyuncuların oyun yeteği olmadan, onlara ve konuya uygun güzel kostümler, sürükleyici müzikler ve müziğin anlamlı sözleri , oyunun geçtiği ortamın gücünü büyüsünü artıracak dekorlar, tüm bu süreci takip eden ve yöneten yönetmen olmadan olmuyormuş. Ancak hepsinin uyumu sonucunda ortaya süper bir performans çıkıyormuş.
Bu çalışma sonrasında yaptığım slayt show ‘u sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bu benim tüm acemiliğime rağmen, henüz tam anlamıyla digital düzenlemeyi bilmeme ve fotoğraf çekmek konusunda eksikliklerime rağmen hazırlama cesareti gösterebildiğim ilk proje çalışmamdr. Pek çok eksiği var biliyorum. Ama bir şeyleri yapma cesareti göstermeden de öğrenilmiyor. Yapıcı eleştirilenizi beklerim. Sevgiler ve saygılar.
Geçen gün seyrettiğim filmde çocuğunu kaybeden bir annenin yaşadığı acıyı seyrederken bir an onun yerine kendimi koydum. Hissettiğim acıyı nasıl tarif edebilirim bilmiyorum. Şu ana kadar yaşadığım herhangi bir üzüntü yada acıyla benzerliği olmayan insanın içini fena yakan ve aklını yitirebileceğini hissettiren bir duygu diye tarif edebilirim ancak.
Yaşamın birbirinden çok farklı dönüm noktaları var.
Çoğumuz farklı yaşasak da hepimiz çeşitli dönüm noktalarından geçeriz.
Çocukluktan ergenliğe geçiş gibi,
üniversiye başlamak gibi,
ilk aşk gibi,
işe başlayıp kendi paramızı kazanmaya başlamak ve onun etkisiyle kendimizi adamdan saymak gibi,
hayatınızın geri kalanını ölüm ayırana dek birisiyle paylaşmak istediğimiz an gibi,
ve tabi ki anne olmak gibi. ( bu liste size göre uzayabilir yada değişiebilir…..)
Anne olmak hayatımın en önemli dönüm noktalarından birisi oldu.
( Çocuk sahibi olmak; bir çok kaygıyı beraberinde getirmesine karşılık, tarifi güç büyük bir mutluluktur )
Yaşama dair bildiğim, bilmediğim ne varsa değişti. Herşeye farklı bakmamı sağladı.
Daha yumuşak, daha duyarlı olabildiğimi ve ne kadar sabırlı olduğumu fark etmemi sağladı.
Çocuklarımla aramdaki bu inanılmaz bağ, doktorumun anne olacağımı söylediği an başladı.
Onun duyduğunu, anladığını bilerek, daha doğmadan masallar ve tüm hayallerimi anlattım.
Kucağıma aldığım ilk karşılaşma anından itibaren, ilk emekleme, ilk adım atması, ilk söylediği kelimesi, ilk dişi, ilk hastalığı v.b. gibi bir sürü ilkleri yaşayıp sonra hızlı bir şekilde büyümesine tanıklık etmek ve onunla birlikte pek çok şeyi öğrenmek sanki hayatı tekrar baştan yaşıyormuşçasına hissetmek. İnanılmaz bir duygu.
Böylesine güçlü ve muhteşem bir bağla bağlandığınız bir varlığın artık kucağınızda olmayacağını kabul etmek çok zor. Bu acı nasıl fotoğraflanır diye çok düşündüm açıkçası çok yaratıcı bir şey bulamadım. Evde yapabildiğim en basit yolla, kibritle oluşturuduğum ateşin ve korun fotoğrafları…İlk fotoğrafta haberin alındığı yüreğe düşen ilk ateşi, diğerlerinde ise son nefese kadar devam eden ateşi(alevi) anlatmaya çalıştım.
How to Photograph the pain
The other day, i was watching a movie about a mother who was suffering a lot because she lost her kid, and i put myself in her situation. I don’t know how i can explain the feelings i had. It feels like you can go mad or lose your mind and it doesn’t compared to the pains i have felt up to now.
There are so many different turning points in my life.
Even if we have different ones, we all have them in every period of our lives:�
like being a teenager,
beginning the university,
like the first love,
like having the first job and earning salary and feeling like you are indepedent,
feeling like you want to spend the rest of your life with a person till the death and also like being a mother ( The list can be longer according to you or can be different).
Being a mother was one of the important turning point of my life. (being a mother makes you so happy that you can’t explain, even if it also brings lots of responsibilities and worries) Everything changed what i know and what i don’t know about the life. It made me look at the things in a different view. More softer, more sensetive and made me realise that i can be so patience. The incredible connection between me and my kids started when my doctor said that i can be a mother. I was telling stories to my baby that i was pregnant to, realising that it was hearing, and understanding what i was telling. From the first moment that i held my baby, i saw the first crawling, the first step, the first word she said, the first tooth, the first illness etc.. and having all these first moments and also realising and being the witness the kid is learning and growing up so fast and learning new things with the kid and feeling like that you live your life from the beginning on….it is unbelivable.
It is hard to accept that you can’t carry the kid on your arms anymore who you are connected so much. I thougth so much about how
i could take a photograf of this pain but i wasn’t so creative. I wanted to show the pain as it is like a flame from
the matches i could show in my house in the simplest way.
In the first picture, the first fire that falls in the heart because of hearing the death of the kid. On the other ones,
the flames that will be in the heart till the death
Teknoloji bağımlısı olduk. Buna karşı durmak gün gittikçe imkansız hale geliyor. Bilgi edinme, alışveriş , mailleşme, sayısız bloglar, sosyal networkler ve msn gibi chat alanlarında muhabbet ediyoruz. Biz büyükler saatlerce bilgisayar başında vakit geçirirken, bunu gören çocuklar ne yapabilir. Bizleri örnek alıyor ve her fırsatta bilgisayarda oyun oynamak istiyorlar. Televizyon kanallarında başlayan magazin çılgınlığı ve biri bizi gözetliyor tarzı programların çoğalmasıyla tatsızlaşan yayınlar yüzünden yedi yıldır evde televizyon seyretmiyoruz.
Sadece film ve sezonluk yabancı dizilerden bazılarını, çocuklar uyuduktan sonra bir tabak meyve eşliğinde izliyoruz. Yapılacak diğer işlerden vakit bulabilirsek. Televizyondan çocukları uzak tutabilmeyi başarmış ebeveynler olarak kendimizle gurur duysak da bilgisayardan tam olarak uzak tutmayı başaramadık. Ancak süresini azaltabildik. Fakat hafta sonları bu süre uzayabiliyor. Diğer yandan sokakta oyun oynayamayan bütün günlerini okulda geçiren çocuklarımız için fazla alternatif yok gibi görünüyor. Hele ki tüm gün dışarda çalışarak oldukça yorgun bir şekilde eve gelmek ve evde de dinlenmek istiyor olmak işleri biraz zorlaştırıyor. Bir süredir bilgisayarın başına oturan çocuklarımız çokça vakit geçiriyorlardı. Ve bizlere dokunmadıkları için de zaman zaman işimize gelmiyor değildi. Ancak bu durumun doğru olmadığını bildigimiz için diğer yandan vicdan azabı da çekiyorduk.
Uzun bir süre önce fark ettik ki kızımla oğlum arasında çıkan tartışmaların çoğu bilgisayar oyunları yüzüden olmaya başlamış. Aralarındaki yaşanan sürtüşmeler , benim iş için kullandığım kişisel bilgisayarıma el konulmasına kadar gelmiş. Bakıyorum bir gün kızım makinanın başında bir gün oğlum. En sonunda bu duruma bir son vermek gerektiğini fark ettiğimde çare düşünürken, ofiste bilgisayarımın şarjının bitmesini avantaj sayarak eve geldiğim de makinamın arızalı olduğunu ve çalışmadığını söyledim. Böylece başka bir şeyler yapmak için vakit kazanmış olduk. Tabiki eşimde kendi laptop’ını ofiste bırakarak durumu destekledi. Böyle durumlarda anne babanın birlikte davranması hem çok önemli hem de süreci çok hızlandırıyor.
Böylece bilgisayarımızı çocuklardan kurtarmış olduk. DVD film izlediğimiz eski kasa bilgisayarı televizyona bağladık. İçine makul oyunlar yükledik. Belli bir süre hep birlikte turnuva şeklinde sırayla bizimle oynamalarına izin verdik. Başta çok sızlandılar ancak zamanla çok eğlendiğimiz için alıştılar. Daha sonra bu oyunlara ilaveten emre ye sırayla kitap okumaya kadar durumu değiştirdik. En sonunda kızım kardeşine kağıda resim çizerek masal anlatmaya başladı. Masalları kendi uyduruyor. Uydururken de resimliyor. Emre de kağıt üzerindeki masalı izlemeye bayılıyor. Dün akşam onların resimlerini çektim. Çok şekerlerdi. Düşünen, üreten ve ruh sağlığı yerinde çocuklar istiyorsak onları televizyondan mümkün olduğunca uzak tutmalıyız. Bilgisayar başında geçirdikleri vakti de kontrol altında tutarak farklı şeyler yapmalarını sağlamaıyız. Bunu da ancak onlarla vakit geçirerek yapabiliriz. Onlarla birlikte dinlenmeyi ve eğlenmeyi tercih edersek onlardan çok güzel geri dönüşlerini görebiliriz. Çocuklarımız tv ve bilgisayar karşısında ihmal edilemiyecek çok kadar değerli ve yarınlarımızı onlara teslim edeceğimizi düşünürsek ihmale gelmeyecek kadar da çok önemli.
Technology and My kids
We are addicted to technology, and trying to avoid that addiction is becoming more impossible every day. Acquiring information, shopping, sending e-mails, countless blogs, socials networks, and chatting with others by using many programs such as MSN. What can kids do when they see adults spending so many hours in front of the computer? They take us as models and want to behave like we do and want to play games whenever they can have any opportunity. We haven’t watched television for seven years, because of the increase in the amount ofcrazy magazine programs and programs like ‘Big Brother’.
We only watch a little bit of some series or some movies, after the kids are in the bed. We are proud of ourselves because we achieved that we keep the kids away from the TV but we aren’t totally proud because we don’t know how to keep them away from the computers. We can only decrease the time for them during the week, but at the weekends that time can get longer. On the other hand, for my kids who don’t spend time outside playing with the others and
who are at school the whole day, it seems like there are no other possiblities for them to enjoy their free time.
It is even harder for us when we have a long day at work and when we come home and try to have some rest.So, the kids were spending lots of time on the computer and this made us quite happy because they were not bothering us. On the other hand, we knew that it wasn’t right and we felt frustrated.
A long time ago, we realised the reason for the arguments between my kids were based on sharing the PC. It even came to the point where they took my laptop away too. One day it was my daughter, the next it was my son whose used my laptop. That’s when I realised that I needed to find a solution. In my office once, I noticed randomly that the battery of my laptop was getting weaker, so I thought that I could use it as a solution. When I brought it back home and the kids wanted to have my laptop, I said, “You can have it but it doesn’t work, there is something wrong with it”. Additionally, my husband supported the situation by leaving his laptop in his office. In these kinds of problems, it is essential that couples support each other, so it takes really short time to solve the problems.
Eventually we kept our laptops away from them. We connected the old PC to the TV to watch some DvDs. And we installed some simple games. After that, we let them play games in tournaments with us. At the beginning they weren’t into it, but later when we all had fun then they enjoyed and got used to it. In addition to these games, we even managed to get Emre, my son, to read a book by taking turns. Later, my daugther drew some pictures and told him stories.
She was using her imagination while creating them and she was picturing them too. Emre really loved it. I took their photos last night. It was so sweet. If you want to have kids who are healhty mentally, emotionally and who can create something then you should keep them away from the TV. And we should control the time they spend in front of the PC and let them do different things. We can only achieve that by spending time with them. We can have positive feedback from the kids even when we rest with them or have fun with them. Our kids are so valuable! That’s why we shouldn’t neglect them and
let them spend their whole time with PC and TV and it is really important if we also think that they will create our future.
Dün fotoğraf arşivimi karıştırıyordum. Amacım kursa giderken ilk çektiğim fotoğraflarla yakın tarihteki fotoğraflar arasındaki farka bakmak, gelişimim konusunda bir fikre sahip olmaktı. Bu fotoğraflar arasında kurs zamanı gece çekimi yapmak için gittiğimiz SHAFT – blues ve jazz bar – fotoğraflarını buldum. Tamamen unutmuşum. Kendime şaşırmakla birlikte arşive atıp daha sonra bakarım dediğim başka fotoğraflara da rastladım. Zamanla onlara da el atıp bloguma yazarak kendi gözümün önünde olmalarını sağlamayı planlıyorum. ( yazının ilerleyen satırlarında neden unuttuğumu anlayacaksınız )
Cuma akşamıydı ve tüm aradaşlar ben de dahil işten yogun argın halde çıkıp bir de köprü trafiğinde epeyce takılıp Kadıköy Altıyol tarafına geçtik. Eşimi de benimle gelmesi için ikna etmeyi başarmıştım. Yeme, içme faslından sonra tüm ekip tamamlandıktan sonra önce mekan önünde bir kaç fotoğraf çektikten sonra içeri girdik.
Çok az ışıklandırma ile içerisi oldukça karanlık sayılabilirdi. Önce mekanı dolaşıp şöyle bir etrafa baktıktan sonra fotoğraf çekmeye başladık. Renkli çekmeye başladığım fotoğrafları daha sonra siyah-beyaz çekmeye başladım.
Çünkü o akşam sahne alacak grup prova yapmaya başlamıştı. Hemen fotoğraf makinemizi sahneye doğru yönelttik. Onları çektiğim fotoğrafları renk açısından beğenmeyince ( Bakınız aşağıdaki fotoğraf , çektiğim tüm fotoğraflar nedense bu şekilde sonuçlandı ) Sahnenin bize çok yakın olması ve spot ışıklarını hesaba katmadan çekim yapmak bu gördüğünüz sonucu vermiş olabileceğini şimdi farkediyorum . Tabiki ps de ayarlanabilir. Ancak açıkçası ben ps de ayarlama yapmak istemiyorum. Çok sıkıcı ve zamanımı gereksiz yere çalıyormuş gibi geliyor. Ayrıca demedim değil. Fotoğrafı doğru ışık ayarlarıyla çekmediğinizde ps’de doğru sonuç alınamıyor. Hatta daha da kötü oluyor. Ben makinayı doğru ayarlayabilmeyi dolayısıyle de doğru sonuca ulaşabilmeyi istiyorum.
Açıkçası siyah-beyaz çekerek belkide işin kolayına kaçtım. ( Şimdi olsa belki farklı davranırdım. En azından tripod kullanırdım. Farklı ayarlar denerdim )
Çok fazla geniş olmayan mekanda birbirimizin önüne geçmemek için çaba harcarken makineyi titretmemek için de azami özen göstermek gerekiyordu. O zamanlar Tripod kullanmayı henüz alışkanlık haline getirmediğim için , onu çantamdan çıkarmayı bile denemedim.:)
Çok yüksek ISO ayarında ( 2000) ve flash sız çekim yapıyorduk. Fotoğraflar oldukça granli olurken , çok keskin ve net olamadılar. Biraz heyecan, biraz da ışığın yetersiz olması tabiki en önemlisi deneyimimin olmaması nedeniyle makinanın ayarlarını düzgün yapamadım. Şimdi bunları çok normal karşılıyorum. Ancak o zaman çok üzülmüştüm belki de o nedenle arşivin bir köşesinde unuttum gitti fotoğrafaları. İçlerinden netlikleri en iyi diyebileceklerimi görüyorsunuz. Diğer çektiklerime göre yani. En azında kadrajları fotoğrafları kurtarıyor:) (biraz züğürt tesellisi oldu...)
Kıssadan hisse: Kötü çekilmiş diye hiç bir fotoğrafımıza kötü davranmamalı onu da layık olduğu ilgi ve alakayı göstermeliyiz. Çünkü o bize neleri öğrenmemiz gerektiğini ve ne aşamada olduğumuzu dürüst bir şekilde göstermektedir. Her yeni gün hayalinizdeki fotoğraflara doğru yaklaşmanız dileği ile sevgi ve saygılar.
SHAFT Blues&Jazz Club
I was checking my archives yesterday. My aim was to have an idea and see the improvement between the photos that I took in the beginning of my photography course and the photos I have taken recently. Then I found the ones of the time we went to SHAFT Blues&Jazz Club to take photos at night. I was surprised – I had totally forgotten them! I also found some of them that I took and put in that archive so that I could have a look at them later in time. I plan to put them in my blog in the future ( you will understand why I forgot them when you read further).
It was a Friday night, and my friends and I eventually managed to get Kadikoy Altıyol side after a tiring working day and a long traffic jam. And I also managed to bring my husband with me. After the dinner and all our friends joined us, we got inside after taking some photos in front of the club. The lighting was low; it was nearly dark inside. First we had a look inside then we began taking photos. I took black and white ones after taking some in color, because the group which was performing was already rehearsing on the stage.
Then all of us pointed the cameras to the stage. When I checked them I didn’t like the colour in the photo ( have a look at that one below, all the photos that I took look the same), and now I realise it was because of the ligthing and that the stage was so close to us. Of course the PS can be arranged. To be honest I don’t want to set the PS. It is boring and it feels like a waste of time. When you dont take the photos with the right ligthing then the result with PS is also not right. Actually it gets much worse. I want to adjust the machine right and also get a good, satisfying result.
To be honest it was easier to take black and white ones (if I was there now I would use a different adjustment, or at least a tripod, or different ones)
Because it was a not a big place we didnt have enough space and so we were really trying to be careful not to stand in front of the other photographers and while trying to do that I was also trying to be careful not to let the camera move while I was taking photos. At this time because it wasn’t my habit to use the tripod I didn’t even take it out of my bag
We took them with very high ISO (2000) and without flash. That’s why they are not clear and sharp enough. Partly because of excitement, partly because of the lack of light, I couldn’t make the right adjustment for the camera. I find it normal right now. But i was kind of sad at the time, probably that’s why i forgot these photos in the archive. You see the ones which are relatively better. At least the frame makes them look better
To conclude, because you think the photos you take don’t look good, you shouldn’t put them away and you should give them enough attention,because they show us what is missing and how we should do to take better ones. I wish that you will get closer to dream photos every day.
Zorlu Holding Çocuk Tiyatrosu 2009 – 2010 sezonu için “OZ BÜYÜCÜSÜ” oyununu 21 – 22 Kasım saat 12:00 ‘de BKM de sahnelemeye başlıyor. Onlarla ekim ayında başladığım fotoğraf çekme maceram daha yeni , geçen hafta cuma günü bitti. En son gün basına verilecek fotoğrafları çektik. Benim için inanılmaz güzel bir deneyim olan bu çalışmanın çok yakında bir slayt show’unu yayınlamak için çalışıyorum. Kafamda uçuşan fikirleri ve elimde olan bir hayli fazla fotoğraf arasından seçim yapmayı başardığımda sizlerle paylaşacağım.
Bugün sadece tiyatronun duyurusunu yapmak istedim.
Kostümleriyle. sahne dekoruyla, müzikleriyle , oyuncuların süper oyun performanslarıyla görülmeye değer bir çalışma oldu. Varsa çocuklarınızı yoksa yeğeninizi mutlaka götürün. Şimdilik bu kadar paylaşımdan sonra bir-iki fotoğraf eklemeden olmaz.
Açıklama:
Kansas’ın uçsuz bucaksız çayırlarının ortasında yaşarken, bir fırtınayla Oz Diyarı´na sürüklenen Dorothy’nin yolculuğu; içi saman dolu Korkuluk, duygusal Teneke Adam ve korkak Aslan’ın katılmasıyla olağanüstü bir maceraya dönüşür. “Oz Büyücüsü”, göz kamaştırıcı Oz Ülkesi’nin sihirli dünyası, büyülü ormanları, birbirinden güzel dansları ve şarkıları eşliğinde çocuklara sahip olduklarının, ailenin ve arkadaşlığın önemini bir kez daha hatırlatıyor.
Oyuncular
Doroty: Duygu Yılancı
Korkuluk: Kemal Erdurak
Teneke Adam: Şevket Çapkınoğlu
Aslan: Emin Önal
Kötü Cadı, Glinda, Em Teyze : Dilek Demir
Oz Büyücüsü, Hery Amca, Samsara, Kapıcı: Cengiz Okuyucu
Sponsor: Mehmet Zorlu Vakfı
Değerli arkadaşlar yine ilk olarak FDT’nin Kütahya da yapmış olduğu etkinliği İstanbul’da devam ettiriyoruz. 29 Kasım pazar günü saat 11:00 da Okmeydanı DARÜLACEZEDE kimsesiz yaşlılarımızı ziyarete gideceğiz aynı zamanda Kurban Bayramının 3. gününe denk gelen etkinliğimiz, yaşlılarımızı daha da çok sevindirecektir. Unutmayalım ki onlar da bir zamanlar bizim gibilerdi, şimdi; kimsesizlerin kimi olma zamanı diyoruz! 29 Kasım’da tüm dostlarımızı aramızda görmek isteriz…
Arkadaşlar giderken tabi ki elimiz boş gitmeyeceğiz, Darülaceze Yönetimi ile yaptığımız görüşmelerde, en çok ihtiyaç duydukları ürünleri not aldık. Ancak etkinliğe gelecek arkadaşların getirebilecekleri ürünleri etkinlik sayfasına yazmalarını önemle rica ediyoruz ki aynı ürüne yığılma olmasın. İstanbul dışında olup etkinliğe katılamayacak arkadaşlar ise daha sonra istedikleri ürünleri bildireceğimiz adrese kargo ile yollayabilirler. İnanıyoruz ki konuyla ilgili hassasiyeti tüm dostlarımızdan göreceğiz…
Öncelikli ihtiyaç malzemeleri:
1 – Kalem Pil ( küçük el radyoları ile müzik dinliyorlar )
2 – Şampuan
3 – Duş Jeli
4 – Diş Fırçası
Hatırlatma:
Evde hazırlanan yiyecek içecekler ne yazık ki yönetim tarafından onaylanmıyor. Bunun yerine daha çok üzerinde son kullanma tarihi yer alan hazır gıdalar kabul ediliyor. Bayram nedeniyle lütfen şeker ve çikolata getirmeyin, bir çoğu genel sağlık ve diş sorunları nedeniyle bunları tüketemiyor. Çok sağlıklı olmasa da bisküvi ve meyve sularını götürmeyi tercih edebilirsiniz.
Emre her sabah erken kalkar. Zorlanmasına rağmen evdeki hareketliliğe kayıtsız kalamadığı için kalkıp doğruca mutfağa gider. Buzdolabını karıştırarak meyve suyu arar.
Ancak her sefer anne engeline takılır.
Annesi daha sonra kahvaltısını yemeyeceğini bildiği için, onu okulundaki kahvaltısıyla birlikte içmesi gerektiğine bir şekilde ikna etmeyi başarır. Ancak bazen anne yorgun olduğundan mıdır? yoksa ana yüreğinden midir? yoksa her sefer hayır demekten sıkıldığından mıdır?yoksa çok tatlı bir dille istemiş olduğundan mıdır? annesi meyve suyu içmesine izin veririr. Ama kahvaltısını bitireceğine dair söz almayı da ihmal etmez.
İşte bu noktada emre nin meyve suyunu özenli açması, büyük bir tutukuyla içmesi, içerken aldığı keyif ve meyve suyu bittiğindeki üzüntüsü şeker haline başka bir tatlılık katar.
Ekim ayının konusu: Fotoğrafçılık Moda mı Oldu, Moda Fotoğrafçılığı Sanat mı Oldu ?
İstanbul Modern’de 24 Ekim Cumartesi saat 16.00-18.00 arasında gerçekleşen bu söyleşiye katılma şansım oldu. Söyleşi Murat Germen ve Orhan Cem Çetin yönetiminde gerçekleşti. Çağdaş Fotoğraf Serileri söyleşi dizisi kapsamında gerçekleşen bu seri de , moda fotoğrafıyla sanatın ilişkisi ele alındı.
Genel anlamda bilindiğinin aksine, iş akışı içinde fotoğrafçının yaratıcı kararlar alamadığı, kendisine verilen ayrıntılı tanımlar içinde mesleğini icra ettiği reklam fotoğrafçılığının bir dalı olan moda fotoğrafçılığı, görsel dünyada doğası gereği hayli çekici görüntülerle yerini alıyor.
Reklamverenin çizdiği üslup her ne kadar baskın olmak zorundaysa da, az sayıda fotoğrafçı, yaratıcılığının önündeki bu temel engeli aşarak kişisel üslubunu reklamverenin üslubunun önüne geçirebiliyor, fotoğrafların altındaki imza bir bakışta tanınabiliyor.
Görüntüler kişiselleştikçe, çalışma ticari olduğu halde, ortaya çıkan iş sanat fotoğrafı tanımına yaklaşıyor. Fotoğrafçının kişisel işleri ile ticari işleri ayırt edilemez oluyor. Söyleşinin odağında, işte bu çizgiyi aşabilen Irving Penn, David LaChapelle, Juergen Teller, Terry Richardson gibi ünlü fotoğrafçıların fotoğraflarınından örnekler gösterdiler.
Söyleşi; katılımcıların da soru sorması ve kendi fikirlerini ifade etmesiyle oldukça renkli geçti.
Moda ve reklam foroğrafçılığında yaşanan bir kirlenmeden bahsedildi.
Normalde satılmayacak ürünlerin pahalı ve çarpıcı prodüksiyonlarla satışlarının arttırılmaya çalışılması ve bunu yaparken de kadının cinsel kimliğinin çok fazla abartılarak kullanılmasından, Murat Germen ve Orhan Cem Çetin duydukları rahatsızlığı dile getirdirler. Tabiki katılmayanlar bunun doğal olduğunu savunanlar oldu.
Açıkçası ben de kadın çıplaklığının her eşyanın yanına ataçla tutturulmuş gibi iliştirilmesine ve erkeklere de bu ürünleri alırsanız kadınlar ancak sizinle ilgilenir mesajının verilmesi hoşuma gitmiyor.
Moda denen tek dişi kalmış canavar aslen kapitalizmi besleyerek ve biz insanoğlunun en ilkel dürtülerini kullanarak normalde satın almayı düşünmeyeceğimiz ürünleri aldırmaktır. Ben bunun farkında olan aklı başında bir birey olarak bazen aldanıp gereksiz şeyleri satın almışlığım olmuştur. Arkasından da hep pişman olmuşumdur.:)
Reklam fotoğrafçılığında kullanılan photoshop teknolojisi o kadar abartılmış durumdaki, gazete ve dergilerde gördüğüm kişilerin gerçek mi? yoksa plastik bir bebek mi? olduğunu çoğu zaman anlamakta zorlanıyorum. Bu işte rol alan tüm aktörlerin kusursuz bir tene sahipmiş gibi gösterilmeye çalışılırken doğallıklarını kaybedip bir plastiğe dönüştürülmesi bana itici geliyor.
Reklam fotoğrafçılığı her ne kadar renkli ve eğlenleceli gibi görünsede aslında oldukça zor bir iş.
Gerçekten ince bir zekanın sonucu ortaya çıkmış reklam fotoğraflarına hiç bir sözüm yok. Mesela derseniz işte bir tane örnek.
Isn’t this gorgeous? Karl Lagerfeld for Sécurité Routière by saying “It’s yellow, it’ ugly, it doesn’t match anything, but it can save your life”.
Benim için müzik dinlemek mis gibi kokan bir ormanda nefes almak gibidir. Müziğin olmadığı bir dünyayı hayal bile edemiyorum. Vücudumdaki tüm pozitif kimyasalları harekete geçirip bana başka bir dünyanın kapılarını açıyor. Tüm sıkıntı ve olumsuzluklar geride kalırken enerjiyle doluyorum.
Bazen, müzik kafamın içinde siyah beyaz ve renkli binlerce fotoğraf olabiliyor.
Geçen gün bir arkadaşım bana aşağıdaki mp3′ü yollamış. Ben de sizlerle paylaşmak istedim. Birbirinden farklı fotoğrafların gözümün önünden akmasına neden oldu. Sarı tarlalarda koşturdum. Gökkuşağının üzerinden kaydım. Dans ettim sokaklarda. Tüm sevdiğim arkadaşlara yemek ısmarladım:) sıcak çay içtik birlikte. Dünyanın yaşanası ve güzel olması için çırpınan insanlarla yürüdük caddelerde en güzel kostümlerimizle. Yaşasın özgürlük diye bağırdık. Binlerce , yüzbinlerce insan dans ettik…
Keyif alarak dinlemeniz dileği ile sevgiler:
Eğer sizlerde de fotoğraflar oluştuysa paylaşmanız dileği ile. ( ravel’s bolero: Angelique kidjo )
24 Ekim cumartesi akşamı CRR deki caz konseri için günler öncesinden bilet alıp heyecanla zamanı kovaladım. İzleyeceğim konserin merakıyla birlikte konserde fotoğraf çekmek için aldığım iznin heyecanı ve sevinci eklenince yerimde duramadığımı tahmin etmek güç değil. Aynı gün İstanbul Modern’de katıldığım ve çok güzel geçen bir fotoğraf söyleşisi ardından eşimle birlikte karnımızı doyurduktan sonra soluğu CRR’de aldık. ( fotoğraf söyleşisini mutlaka yazacağım).
Bir sürede kapıda içeri girmeyi bekledikten sonra bir görevli beni ve benim gibi fotoğraf çekmek için gelen, izin almış herkesi salonun bir köşesine götürdüler. Ancak hepimiz hayal kırıklığına uğradık. Çünkü izin verilen yerden net ve güzel bir fotoğraf çekmek , özellikle de sanatçının enstrümanları çalarken koptuğu anı görüntülemek mümkün değildi. Teleobjektif olsa belki.:)
Sadece bu festivale sponsor olan AKBANK adına çalışan tüm pozitif elemanları sahneye oldukça yakın bir yerden tüm konser boyunca fotoğraf çektiler. Bizi de dinleyici fotoğraf makinesi sesinden rahatsız oluyor o nedenle oturduğunuz koltuktan çekime izin veremeyiz gibi cümlelerle geçiştirdiler. Halbuki ön sıralarda 45 TL verip aldığım biletim vardı. Ancak nedenini algılayamadığım bir gerekçe ile en arkada, kapı kenarında ve ayakta konser dinledim.
O gece yaşadıklarım ve gördüklerim bir şakaydı yada beynimin bana yaptığı bir oyundu demeyi çok isterdim. Biliyorum hayat başka akıyor ancak orası CRR ve sponsorda AKBANK. Her şey sanat için değil mi?. O zaman bu hayat akışı dediğimiz şeyin orada ve o noktada farklı akmasını tercih ederdim. Hatta tercih etmek yerine yaşamak isterdim. Eğer bu fotoğrafları kötü amaçlı kullanacağımızı düşünüp bunu yaptılarsa gene çok ayıp ettiler. Çünkü basit bir form doldurup bize imzalatabilirlerdi. Ve de özgür bırakabilirlerdi.
Evet işte böyle oldukça üzgünüm ancak süper bir konserdi.
“Perküsyonist, piyanist ve besteci Marilyn Mazur, önce bale ve piyano eğitimi aldıktan sonra 1975′te perküsyonist bir ekip olan Six Winds grubuyla sahne aldı.
1985′te Miles Davis orkestrasına katıldı. Ardından Gil Evans, Wayne Shorter ve Jan Garbarek ile sahne ve stüdyo çalışmaları gerçekleştirdi. Daha sonra “Future Song” ve “Percussion Paradise” adlı gruplarda yer aldı ve Down Beat dergisi tarafından 1989,1990 ve 1995 yıllarında “dünyaca tanınması gereken bir perküsyon ustası” olarak taçlandırılarak, 2001 yılında prestijli “Jazzpar” ödülünü kazandı. Marilyn Mazur; ziller, çıngıraklar, ahşap vurmalılar ve davullar arasında kaybolan sıradışı performanslarıyla tanınıyor. Müziğinde zengin ve enstrümanlarla dolu öyküler anlatmayı seven, dünyanın pek çok ülkesinden topladığı otantik enstrümanlarla ciddi bir koleksiyonun da sahibi olan Mazur, özellikle Çin’den Afrika’ya kadar çeşitli kültürlerdeki perküsyon geleneği üzerinde de uzman bir isim.“
Fotoğrafla ilgili pek çok konu ve detay var. Ben de bunları öğrenmeye ve kendimi geliştirmeye çalışıyorum. O nedenle adını ” fotoğraf okulu” verdiğim yeni bir katagori açtım. Bu katagoride; temel, ileri fotoğrafçılık , fotoğraf makinası ve ekipmanları ile ilgili bilgi paylaşmak istiyorum. Böylece bildiklerimi tekrarlamış ,
bilmediklerimi araştırma motivasyonu kazanmış,
arşivimi ziyaret eden amatör arkadaşlarım için de arşivimi zenginleştirmiş olacağım. Bir taşla üç kuş fena sayılmaz değil mi:)
Fotoğraf okulunun ilk konusunu; kendi ihtiyaçlarımdan yola çıkarak belirledim. Daha tam olarak hiç birisini denemediğim için karşılaştırma yapamadığım ancak çektiğim fotoğraflara yapıcı eleştiri getiren arkadaşlarımın beni yönlendirmesiyle ekipmanlarımın içinde olması gerektiğine inandığım filtrelerden bahsetmek istiyorum.
Polarize filtre belki de en kullanışlı filtrelerden birisi. Su yüzeyindeki yansımaları kestiği gibi gökyüzünde ki kontrastı arttırarak bulutların daha belirgin çıkmasını sağlıyor. Özellikle adada çektiğim karabaklarla ilgili seride polarize filtre kullanmış olsaydım renklerin ve ışığın dağılım daha iyi olacaktı eleştirisini çok aldım.
Soft Focus filtre daha yumuşak bir görüntü sunarak konunun romatik, duygulu, buğulu fotoğraflanmasını sağlar. Özellikle manzara fotoğrafları veya masalsı bir görüntü vermek istediğimiz portrelerde çok hoş sonuçlar olabiliyormuş. Bu filtreden mutlaka alıp denemek istiyorum.
Sky Light filtrenin pozlayamaya hiç bir etkisi olmadığı halde fotoğrafa etkisi büyüktür. Gün ışığından kaynaklanan mavi fazlalığını alarak, fotoğraftaki kontrastı arttırdığına göre aslında bir çeşit polariza fitreye yakın bir işlevi var diye düşünüyorum.
UV filtre (mor ötesi filtre) mor ötesi ışınların fazla olduğu dağlarda, deniz kenarlarında, karda fotoğrafın keskinliğine etkisini azaltmak için kullanılır. Pozlamaya etkisi olmadığı için sürekli olarak kullabilirsiniz. Bu sayede lensinizin tozlanmasını ve çizilmesini de önlersiniz. UV filtre fotoğraflara hafif bir pempelik katar. Göreceğiniz fotoğraf örneklerleri bana ait değil. İnternette araştırma yaparken amazon.com dan aldım. Filtreleri alıp kullandığımda sonuçlarını mutlaka paylaşacağım.
Konu ile ilgili bilgi ve tecrübesi olan herkesin önerilerini benimle paylaşması dileği ile; şimdilik hoşçakalın.
Muammer Yanmaz atölyesiyle tanışalı ilk söyleşi dinleyişim. Gitmeden önce Merih Akoğul’un sitesine , sitesinde yer alan tüm proje çalışmalarına baktım. Her biri, yaşamın kendi dinamiğinden, duyarlılığından ince zekasından ve bilgisinden beslendiği anlaşılıyor.
Daha önce kendisini tanımıyordum. O nedenle herşeyi ile bu söyleşi fazlasıyla ilgimi çekmişti.
Merih beyin yazı dili ne kadar ağırsa bizlerle konuşurken ve bilgilerini paylaşırken o kadar espirili ve sadeydi. Şahsen ben çok keyif aldım. Bizlere çektiği fotoğrafları, kendi iç aydınlanmasını, nelerden ve kimlerden beslendiğini anlattı. 2001-2007 yılları arasında Anadolu’da çektiği 72 fotoğrafından oluşan “SANKİ” isimli kitabında yer alan fotoğraflarından oluşan bir slayt show izledik.
Belgesel tarzda, müdahalesiz siyah beyaz çekilmiş fotoğraflarından bir sürü ilginç şey anlattı. Nesneler, mekânlar ve insanlar arasındaki ilişkiyi, kendine özgü bakış açısıyla yorumluyor.
Türkiye’nin farklı köşelerinde tanık olduğu tezadlıkları, anları, o anların içinde yaşanan duyguları, çelişkileri ince zekası ve evrensel değerlerle yaşama bakan açısıyla çektiği her bir fotoğraf ayrı bir güzellikteydi.
Merih bey sadece fotoğrafçılığı ile değil aynı zamanda eğitmenliği ve fotoğraf kuramıyla ilgili yaptığı çalışmalarıyla da tanınıyor. Avrupa’nın çeşitli kentlerini, diğer yandan da Türkiye’nin ve yaşadığı kent olan İstanbul’un dinamiklerini de fotoğraflara dönüştürmek ve görsel bir bellek oluşturmak üzerine yoğun bir biçimde çalışıyor.
Merih beyin fotoğraf sanatçılığının yanında yazar ve şair kimliği de var. Sanatçı, “SANKİ” isimli sergisi için gene aynı isimli dizelerle şöyle anlatıyor;
“Sanki küçük bir çocuğum,
boynumda basit bir makine ile büyük fotoğrafların hayalini kuruyorum.
Sanki her şeyi unutmuş da fotoğraflara bakarken hatırlamışım.
Sanki zamanı tam tutacakken elimden kaçırmışım.
Sanki bu dünyayı erkenden bırakıp gitmiş ustalarım ve hocalarım hala yanımdalar.
Sanki; dünyadaki her şey bir fotoğrafa girmek için var.”
Yeryüzünde herkesin kendine ait fotoğrafının bir yerlerde gizli olduğuna inanan sanatçı, fotoğraf serüveninin büyük kısmının kendine ait görüntüleri aramakla geçtiğini söylüyor.
Kısacası diyor ki; her şeyi okuyun, bir kaç konuda çokça bilginiz pek çok konuda fikriniz olsun. Mutlaka müzik bilginiz olsun. Çok fotoğraf çekmek yerine bir tane çekin ancak altına yazacağınız, fotoğrafın anlattığı bir hikaye veya dayandığı düşünce olsun. Şimdilik sevgiler saygılar.
Gün geçtikçe blogumu çok sevmeye başladım. Pek çok şeyi paylaşabilmek istiyorum.
Dün gece kızım dediki – annecim neden fotoğrafçılık kursun için hazırladığın bitirme ödevini bloguna eklemiyorsun.
Düşününce neden olmasın dedim kendi kendime.
Yaptığım bitirme ödevi, pek çok ilkleri barındırıyordu.
İlk çektiğim fotoğraflar
bu şekilde hazırladığım;
ilk slayt show
ilk kez kullandığım slayt show hazırlama programı
Üç buçuk dakika süren bu video yu hazırlamak için tam 10 gün süren ilk uğraşmalarım.
Fotoğrafları çekmek için harcanan zamanı hesaba bile katmıyorum.
İnternetten bir sürü deneme programı indirip denemelerim. (FotoMagico da karar kıldım)
Fotoğrafların arka arkaya gelme sırasını ve dönüşüm şekillerini kimbilir kaç kez değiştirişim.
En sevdiğim müziği eklediğim de? herşeyin süper olduğunu düşünüp, izlediğimde hayal kırıklığına uğramam.
Bu noktadaki yanılgım fotoğraflarla müzik parçasının birbirine uyacağını düşünmüş olmamdır.
Merak edenler için kullanmayı düşündüğüm müziği ekledim. ( Miles Davis-Marcus Miller-siesta albümünden-los feliz)
Tabiki en büyük yanılgım bu işin aslında basit olacağı idi. Ancak fotoğrafları seçmek ve arka arkaya getirmesi ayrı bir süreç.
Seçilen fotoğraflara uyum sağlayacak ve fotoğrafları arka planda bırakmayacak hatta ;
fotoğrafların vurgusunu arttıracak bir müzik seçebilmek ayrı bir süreç.
En sonunda müzikte konusunda pes edip bir karara vardım.
Varmak da zorundaydım çünkü ertesi gün ödevi teslim etmem gerekiyordu.
Ali babanın karşısına geçip üzgünüm bir türlü müzik beğenemedim o nedenle de ödevimi bitiremedim demek komik olurdu.:))
Profesyonel olanlar mutlaka eksik bir şeyler bulacaklardır. Ancak ilk emek verilen fotoğraf videomu gene de beğenmeniz dileği ile iyi seyirler diliyorum.
Dün, üye olduğum gruptan -bu ilk “tilt shift” denemem arkadaşlar, diyen bir mail aldım. HDR ‘yi yeni çözmüş ancak ortaya daha güzel bir HDR çalışması çıkaramamış birisi için yeni bir kavram daha. Zihnim de bir sürü soru uçuşmaya başladı. Bir yandan tilt shift nedir? Nasıl yapılır? Neden yapılır? Fotoğrafın her türüne tilt shift uygulaması olur mu? diye düşünürken diğer yandan da internette arama yapmaya başlamıştım bile.
Aramalarım sonucu doyurucu bilgiyi bildirgec sitesinde buldum. Üç yöntemle nasıl yapılacağını çok güzel özetlemişler. Ancak yöntemlerden birisi olan photoshopla tilt shift nasıl yapılırı çok güzel anlatan başka bir site daha buldum. Her adımı tek tek örnek ekranla anlatmışlar. İlginizi çekiyorsa mutlaka bakmanızda yarar var.
Ben de bir fotoğrafımı tilt shift yaptım. Aşağıda yöntemi uygulamadan önceki ve uygulamadan sonraki halini görüyorsunuz. Sevgi ve saygılar.
Yazıma başlamadan önce *Pro Hr 384 CELAL ERDOGDU’na çok teşekkür etmek istiyorum. Neden mi? Çünkü kafa karışıklığı içinde yolunu bulmaya çalışan, fotoğrafçılık konusunda kendisini küçük bir çocuk gibi hisseden ben denize, yardımlarını esirgemediği için. Bilgilerini paylaştığı için.
Her sabah olduğu gibi yoğun trafik içinde işe gitmeye çalışırken bir sürü hayaller ve düşünceler içindeydim. Fotoğrafçılık konusunda binlerce bilgi arasından hangisiyle başlayacak ve kendimi geliştirecektim. Açıkçası vakit konusunda fakirseniz, fırsat bulduğunuzda yaptığınız araştırmalar sonucu binlerce bilgiye ulaşmış , neye itibare etmeniz gerektiğini bilmiyorsanız, birinin size yol göstermesi, al bunu oku demesi paha biçilemez.
Ben bugün CELAL arkadaşın tavsiyesini dinleyip kendime “Photography-John Freemen” isimli kitabı amazon.com dan sipariş verdim. Hazır sipariş vermişken de bir kaç kitap daha ilave ettim. Gelsinler, okuyayım mutlaka sizlerle paylaşacağım. Bu arada tavsiye ettiği diğer kitabı ( KOMPOSİZYON – Prof.Sabit KALFAGİL) sadece www.netkitap.com da bulabildim. Nerdeyse unutuyordum tavsiye ettiği son kitap da “Microstock Photography – Dougles Freer”. Bu kitabı da tahmin edebileceğiniz gibi amazondan sipariş verdim.
Resmini gördüğünüz ilk üç kitap tavsiye sonucu aldıklarım. Diğer iki kitap ise; nasılsa kitap sipariş ediyorum çok uzaklardan gelecekler bunlarda gelsin görelim diye kendi kafama göre sipariş ettiklerim. Okuyucu fikirlerine itibar edip yanında beş yıldızın da içi dolu olan kitaplar arasından seçim yapmaya özen gösterdim.
Bu arada mutlaka “CelâlER’den FotoMoto ” blogunu okumayı ve diğer kitaplara da göz atmayı ihmal etmeyin. Sevgiler.
Koç müzesini gördükten sonra mutlaka oğlum emre de tün bunları görmeli diye hissetmiştim. Bu hissle iki hafta sonra tekrar emre ile gittim. Ancak o kadar hareketliydiki çok fazla fotoğraf çekme şansım olmadı. Onunla birlikteyken çekebildiklerimi onun heyecanını ve mutluluğunu fotoğraglamay çalıştım. Becerebildin mi bilemiyorum. Yorumu sizlere bırakıyorum.
Son iki yazımı minyatür odalarına ayırıp Koç Müzesinde gördüğüm olağanüstü şeyleri atlamak çok haksızlık olurdu. O nedenle bugün gördüklerimden beni etkileyen fotoğrafları paylaşmak istiyorum. Çok fazla şeyden etkilendim. Ancak hepsini burda yayınlamak oldukça güç. Belki dörtyüze yakın fotoğraf çektim. Bir daha gitmek ve tekrar fotoğraf çekmek istiyorum. Bu sefer gördüklerimden çok diğer ziyaretçilerin gördükleri karşısındaki şaşkınlıklarını çekmek istiyorum.
İnanılmaz geniş bir alanda kocaman bir yer yapmışlar. İçinde sergilenen hemen herşey bende tarihte yolculuk yapıyormuş hissi uyandırdı. Şaşırtıcı, büyüleyici, kafa karıştırıcı, mistik, öğretici, etkileyici ve süprizlerle dolu bir yer. Yıllar önce ingilitereye gittiğimde gezdiğim bir çok müze beni çok etkilemiş ve benzelerinin ülkemde de olmasını dilemiştim. İnanın müzeyi gezerken çok keyif aldım. Ancak detaylı gezmek için birden fazla gitmek gerekiyor. Oldukça büyük ve görülecek çok şey var. Neyse lafı çok uzatmadan ordan bir kaç kareyi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Fotoğraçılık kursuna daha yeni başladığım dönemde, temel fotoğrafçılık deyimlerini ve ilkelerini öğrendigim bu dönemde çektiğim fotoğraflarımı paylaşmaya devam ediyorum. Elimde Nikon D90 olmasına rağmen ben pek çok şeyi bilmediğim için oldukça grenli ve cam arkasından çekmeye çalıştığım için pek çoğunda kendi silüetimin da olması da ayrı durum. Tabiki ben bu durumu başta fark etmeyerek çok güzel bir çalışmayı belgeliyor olmanın mutluluğu ile oldukça keyifliydim. Bilgisayarıma ilk yüklediğimde de fark etmemiştim. Ancak aradan aylar geçerken ben bolbol fotoğraf bakarken ve bildiklerime yeni bilgiler ilave ederken fark ettim ki, minyatür odaları tekrar çekmeliydim. Düşük iso da çekim yapabilmek için tripodumu yanıma almalı, cam üzerindeki yansımaların olmamasi için de makineme de polarize filtere takmalı ve oraya tekrar girmeliydim. Ancak zaman acısından fırsat olmadı. Bu durum için gerçekten üzgünüm. Yakın gelecekte serginin tekrarlanmasını ve benim de doğru ekipmanla daha düzgün bir kadrajla süper fotoğraflar çekmem umuduyla şimdilik hoşçakalın.
Bu yaz tatilinde İstanbul’da kalmayı tercih ettik. Yaz kış önünden geçipte bir kez olsun kapısından girmediğimiz, içerde neler olduğunu sadece gazete haberlerinden yada gidenlerin anlattıklarıyla öğrendiğimiz müzelere gitmeye karar verdik. İlk gittiğimiz yer Koç Müzesi oldu. Bu sayede orda “Minyatür Odalar” sergisi olduğunu daha sonrasında da gitmeseydik neler kaçırırmışız onu gördük. Tam kelimesiyle muhteşemdi.
Henry Kupjack yıllardır minik, büyüleyici ve her detayı kusursuz dünyalar yaratıyor. Pek çok ‘Minyatür Oda’ çalışması Winterthur Müzesi, Chicago Sanat Enstitüsü, Boston Kütüphanesi ve Illinois Devlet Müzesi’nde, Forbes Galerisi’nde sürekli olarak sergilenmekte. Florida Naples Sanat Müzesi, Winterthur Müzesi gibi müzelerde yer alan 50′den fazla ‘Minyatür Oda’sı bulunmakta. İşte Türkiye’de de sergilenmiş olan bu odalardan bir kaç resim paylaşmak istiyorum.
Gördüklerim şaşkınlık ve hayranlık uyandırırken, hayal aleminde hissettiren , parmak çocuk olup içinde dolaşma arzusu yaratan odaları görmüş olmaktan ne kadar mutlu olduysam da çektiğim fotoğraflar için aynı şeyleri söyleyemiyorum . Fotoğrafların netlik kalitesi daha iyi olabilirdi. Acemiliğimi saymazsak her bir odanın camdan bir kutunun içinde sergileniyor olması ve ışığın sadece içerden gelmesi işimi oldukça zorlaştırdı. Belki daha bilinçli bir şekilde orda olabilseydim bir polarize filtrem olsaydı camdaki yansımalar fotoğraflar üzerinde istemediğim görüntülerin oluşmasına neden olmazdı. Neyse bu kadar şikayetten sonra işte oradan bir kaç kare.
Fotoğraflar sırasıyla ilk iki fotoğraf Montmorenci Merdivenli Salona (1830) aittir. Üçüncü ise 1700’lere ait Japon Çiftlik Evi Mutfağından. Dördüncü ve beşinci fotoğraf Blackwell Misafir Odasından,( 1760). Altıncı ve yedinci fotoğraf XVI. Louis’nin Yemek Odası. Sekiz ve dokuzuncu fotoğraf ise 1950’ler New York’unda Sanatçı Stüdyosu. Şimdilik bu kadar diğerlerini başka bir gün eklemeyi planlıyorum.
Geçen haftalarda çok yakın biraile dostumun aracılığı ile bir modaevi sahibi ile tanıştım. İç mekandan ve hazırladığı gelinliklerden bir kaç kare fotoğrafa ihtiyacı varmış. İlk gidişimde bir kaç kare deneme fotoğrafı çektim. Mekan içinde neler yapabiliriz ona baktım. Konuşup anlaştıktan sonra çekim için randevulaştık. Randevulaştığımız gün herşey hazır olmasa da camlara takılmasını istediğim perdeler takılmış. Yerler silinmiş, salondaki mankenlerin kıyafetleri süper model gelinliklerle değiştirilmiş ve etraf çok güzel düzenlenmişti . Ve hala da düzenlemeye devam ediyorlardı. O gün mankenimizde olacak ve gelinlikler onun üzerinde çekilecekti. Ancak mankenimiz gelemedi. Başka gün için sözleşildi. Sözleşilen gün de ben sıkışık bir gün geçiriyordum. Malesef gidemedim. Bayram sonrasına kaldı derken ben hala işin bu bölümünü tamamlamak için mankenimizin İzmir’den İstanbul ‘a dönmesini bekliyorum. Bugün sadece iç mekan ve askıda çektiğim bazı gelinlik modellerinden blogum için derlediklerimi paylaşmak istiyorum.
Geçen hafta perşembe sabahı kızım çığlık çığlığa bağırıyordu. Anne baba diye. Penceresinin önünde yumurtadan çıkmış iki adet yavru kumru duruyor. Ne başı belli ne ayakları. Annesi ince çalılardan ufak bir yuva yapmış. Başlarında duruyordu taki ben dayamayıp fotoğraf makinesini alıp pencereyi açıncaya kadar uçup gitti. Gerçi çok da uzağa değil. Ancak çok istemem rağmen yavrularla annelerini aynı karede yakalayamadım. Bekli yavrumuz büyüyüpte uçmadan yakalaybilirim. Yavrumuzun ilk karşılaştığımız hali ile aradan iki gün geçtikten sonraki hali. Çok hızlı büyümüş. Ancak diğer yavru yoktu. Ona ne olduğunu bilmiyoruz. Bir kaç gün sonra eğer kumrumuz uçmuş olmaz ise bir fotoğrafını daha çekip buraya ilave edeceğim. Şimdilik hoşçakalın.
Bienal ‘de çektiğim fotoğraflara devam ediyorum. Daha önceki yazımda iç mekan çekimi konusunda kendimi geliştirmek istediğimden bahsetmiştim. O fotoğraflar da persfektik, ışık, ortalama gibi kaygılarla çekildi. Aşağıdaki fotoğraflarda ise temel fotoğrafçılık kaygısı dışında tamamen serbest çalışma kısacası gönlümün istediğini çektim.
Muammer Yanmaz’ın fotoğraf çekmek için aldığı özel izinle bienal’de bol bol fotoğraf çekme fırsatı buldum. Pro harami adayları sabah 10:30 da İstanbul Modern’in hemen yanındaki nagilecilerin orda buluştuk. Biraz sohbet, sıcacık çay sonrasında neler çekeceğimiz bilgisini aldıktan sonra içeri girdik. Başlarda Muammer bey eşliğinde daha sonra ise etrafa dağılarak ilgimizi çeken her şeyi çektik.
İlk paylaşacağım fotoğraflar iç mekan ağırlıklı olacak. İç mekan çekimlerini seviyorum.Ve bu konuda kendimi geliştirmeyi de çok istiyorum. Çektiğim portre, eserler, insan-sanat eseri ilişkisi ve ters ışık fotoğraflarımı da ilerleyen günler paylaşacağım.
Bayram tatilinde büyüklerin ellerinden küçüklerin de yanaklarından öpüp cepteki tüm şeker, çikolata ve paraları dağıttıktan sonra bir günümü de fotoğraf çekmeye ayırdım. Aynı eğitimi paylaştığım arkadaşlarımla birlikte bayramın ikinci günü İstanbul Santraldeki müzede, izin alarak yaptığımız fotoğraf çekiminden bir kaç kareyi paylaşmak istiyorum. Bize modellik yapacağını söyleyen arkadaşlarımız gelmeyerek bizleri hayal kırıklığına uğrattıysada birbirimize modellik yaparak günü kurtardık. Eğlenceli geçen bir çekimin ardından, Asaf arkadaşımızın önerisiyle yediğimiz ançuezli pizzanın tadına doyamadık.:))
Santral İstanbul elektrik müzesinin kendisine has dokusu, ışığı, mekan içindeki endüstriyel materyaller fotoğraf çeken birisi için inanılmaz keyifli ve farklı atmosfer yaratıyor. Sıradışı bir konseple amatör veya profesyonel bir modelle moda çekimi yapmayı çok istiyorum. En kısa zamanda bu hayalimi gerçekleştirmem umuduyla şimdilik hoşçakalın.
Fotoğrafçılıkla ilgili en iyi bilinen temel kural, fotoğraf çekerken ışığa sırtın dönülmesidir. Işığı arkaya alıp çekme kuralının aksini yapmanın, yani güneşe karşı fotoğraf çekmenin hem avantajı ve hem de dezavantajı vardır. Ters ışık fotoğraflarının en önemli avantajı sadeliktir. Ters ışık tekniğine uygun olarak çekim yapılması halinde aşağıdaki gibi sade, silüet tarzı fotoğraflar ortaya çıkar.
Tatilde gittiğim büyükada gezilerimden birinde, kaptanlar bizleri neayandros adasına götürdüler. Adanın kendisine özgü şekli, denizin rengi ve adanın sahibi olan karabatakların ada üzerindeki duruşları muhteşemdi. Tura katılan pek çok kişi büyük bir keyifle yüzerken ben de kaptanımızın yardımı ile zodyakla adanın etrafında dolaşma ve fotoğraf çekme şansı buldum. Karabataklar kendi aralarında muhabbet ederken ve günlük meseleleri üzerinde hararetli tartışırken yaptığım çekimlerden bir kaç örneği sizlerle paylaşmak istedim. Zodyakın hafifte olsa sallanıyor ve makinemde polarize filtre olmaması nedeniyle renk ve fotoğraf kalitesi istediğim gibi olmadı. Ancak fotoğraflarımın kadraj açısından fena olmadığını düşünüyorum. Bugünlük sevgi ve saygılar.
Bu yaz yıllık iznimi İstanbul’da kalarak geçirmek istememin en büyük nedeni bol bol fotoğraf çekmekebilme isteğimdi. Çocuklarla bir tatil köyüne gidip onun yorucu koşturması ve hep aynı sıkıcı programına maruz kalmaktansa buralarda olmayı tercih ettim. Çocuklar kendi yaz tatillerini geçirdikleri yaz okullarında mutlu ve havuzlu günler yaşarken vicdan azabı duymam için de bir neden yoktu. İşte bu tatil zamanımda gittiğim büyükada da yapılan tekne turunda çektiğim bir an fotoğrafı. Ana -oğul süper bir manzara içinde keyifle muhabbet yaparken o kadar güzel görünüyorlardı ki. Çekemeden duramadım.
Kızım bu yaz her sene olduğu gibi Mayıs Çocuk adlı yaz okuluna gitti. Tesadüfen öğleden sonra onların yanındaydım. Öğlen kahvaltılarını yemiş , yumurta boyama etkinliğine hazırlanırken bahçede keyifle koşturuyorlardı. Onlara keyiflerinin nasıl oldduğunu sorduğumda hepsi birden havaya fırlayıp çooook iyi diye bağırdılar. İşte o an çekilmiş bir fotoğraf. Nasılda mutlu görünüyorlar değil mi?. İşte bu tür güzel anları yakalayabilmek süper bir duygu.
Bu gün oldukça sevinçliyim. Uzun zamandır istediğim ancak bir türlü açmaya fırsat bulamadığım blog’umu sizlerle paylaşmanın heyecanını yaşıyorum. Bir dönemdir fotoğrafçılık konusunda kendimi yenileme ve geliştirme fırsatı buldum. Bu dönem neler yaptığımı sizlerle paylaşırken kendim içinde arşiv oluşturmayı hedefliyorum.
Blog’umda fotoğrafçılık konusunda kişisel deneyimlerimi, deneyimli kişilerden öğrenmiş olduğum bilgileri, okuduklarımı, çektiklerimi, katıldığım workshopları, hatta öncesinde haber vermeyi ve çekmeyi planladıklarımı kısaca her türlü bilgiyi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Sizlerden bilmediklerimi öğrenmek, özellikle bu konuda uzun yıllar çalışmış ve kendisini fotoğraf çekmeye adamış herkesle yolumun kesişmesini umud ediyorum. Fotoğraf çekmeye gönül veren herkesten paylaşım bekliyorum.
Son Yorumlar